Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • Dr. Abdullah Cevdet’in önsözünden;

    “Sağduyu kutsal bir isyandır ve bunu gönüllerde gezdirmek aşkının ateşi hiçbir zaman söndürülemeyecektir.

    Promete, Kafkas dağlarında değil gönül dağlarındadır ve zincirlerini kırmıştır. Mabudumuz erdemdir. Erdemin yaratılması ise hürriyetsiz mümkün değildir. Hürriyetlerin en önemlisi ve kutsalı, fikir ve vicdan hürriyetidir. Bu çevirinin konusu, bir bağlılık ve ibadettir.

                                                                                   Doktor Abdullah Cevdet” Sf. 52

    Alıntı; Sağduyu (Tanrısızlığın İlmihali) – Jean Meslier, çeviren; Abdullah Cevdet 1928,  (Kaynak Yayınları,  12 basım 2018 – Sf. 52) kitabından birebir alınmıştır.

  • Zihni Yılmaz, düşüncesi, okuduklarıyla, olaylarla ve kırsal alandaki kitlelerin tecrübeleriyle biçimlenen materyalist, ateist, eşitlikçi ve ütopyacı komünist Meslier’nin, 1919’da, genç Sovyetler Birliğinin başkenti Moskova’da bilimsel sosyalizmin öncülerinden biri olarak tespit edildiğini belirtiyor. Sf. 47, 48  

    Dr. Abdullah Cevdet’in ve dolayısıyla yazarın üslubuna dokun­madık. Bu üslubu yadırgayanlar, hatta kaba bulanlar olabilir. Voltaire şöyle diyor: “Bu kitabın bir araba beygiri üslubunda yazılmış olduğu doğrudur. Ancak sırası gelince nasıl şahlanıyor!..” Sf. 48

    Alıntı; Sağduyu (Tanrısızlığın İlmihali) – Jean Meslier, çeviren; Abdullah Cevdet 1928,  (Kaynak Yayınları,  12 basım 2018 – Sf. 47, 48) kitabından birebir alınmıştır.

  • Doktor Abdullah Cevdet’in Aklı Selim adıyla Fransızcadan çevir­diği kitap, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları arasında 1928’de Arap, 1929’da ise Latin harfleriyle olmak üzere iki kez yayımlandı ve bası­mı İstanbul’da Devlet Matbaası’nda gerçekleştirildi.

    Dr. Abdullah Cevdet, eski harflerle olan ilk basımın bir örneği­ni, Gazi Mustafa Kemal’e 29 Aralık 1928’de eliyle yazdığı şu ithafla sunmuş: “En büyük acizden en büyük iktidara.” Sf. 45

    Alıntı; Sağduyu (Tanrısızlığın İlmihali) – Jean Meslier, çeviren; Abdullah Cevdet 1928,  (Kaynak Yayınları,  12 basım 2018 – Sf. 45) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bu kitaptaki karşılığı: “…vatandaşlarına yaptıkları kötülükten dolayı ceza­landırıldıkları ya da hor görüldükleri ve bunlara yaptıkları iyilikten dolayı da son derece hak ve adalete uygun olarak ödüllendirildikten zaman, in­sanlar iyi olacaklardır.” Sf. 37

    Bu kitaptaki karşılığı: “…böyle bir gücü, kişisel özelliklerine bakarak bazı insanlara vermesi, inanılır bir şey midir? Mucizeler, Tanrı’nın şerefini yük­seltmek, dinin kökeninin Tanrısal olduğunu kanıtlamak şöyle dursun; Tan­rı hakkında, değişmez, başkasına aktarılamayan sıfatları ve hatta her şeye yeten gücü hakkında bize verilen fikri, açık biçimde yok eder.” Sf. 37

    Bu kitaptaki karşılığı: “…utanmaksızın tanrısallık tarafından gönderildiklerini söyleyen adamlar tarafından…” Sf. 39

    Bu kitaptaki karşılığı: “…yekşekil olur, birleşik olur, ilahiyat efsaneleri, ancak akıl ve muhakeme sahipleri üzerinde hükümran olma sanatını bilmemezlikten gelen zorbalar için yararlıdır.” Atatürk, “yekşekil olur” sözcükle­rinin altını iki kez çizmiş. Sf. 40

    Bu kitaptaki karşılığı: “…Birkaç inatçı hayalcinin hayallerine değer vermek için, kavimlerin kanının akması mı gerekir? İlahiyatçıları engellerinden ve kavimlerin batıl düşüncelerinden kurtarmak çok zorsa, herhalde bir tarafın aykırılıklarının, öteki tarafın budalalıklarının kötü etkiler oluşturmasına engel olmak çok kolaydır. Sf. 41

    Bu kitaptaki karşılığı: “Gerçekte, dinleri hakkında, halkın hiçbir fikri yok­tur; din olarak adlandırılan şey, bilinmeyen görüşlere ve sırlara bulaşmış işlere kör bir bağlılıktan başka bir şey değildir. Fiilen, halktan dinini kopar­mak, ondan hiçbir şey koparmamaktır.”

    Atatürk, Gerçekte sözcüğünün başına “+” işareti koymuş ve “Fiilen” söz­cüğünün üzerini işaretlemiş. Sf. 42

    Alıntı; Sağduyu (Tanrısızlığın İlmihali) – Jean Meslier, çeviren; Abdullah Cevdet 1928,  (Kaynak Yayınları,  12 basım 2018 – Sf. 37 ile 42 arası) kitabından birebir alınmıştır.

  • Aklı Selim’in 1928’de Arap harfleriyle yapılan ilk basımının, Mustafa Kemal Atatürk’e sunulan nüshasının ithaf sayfası: “En büyük acizden en büyük iktidara.” Dr. Abdullah Cevdet 1912’de İstanbul’da yazdığı şu dörtlüğü de el yazısıyla eklemiş:

    “Ölen tayyûr-i hayalâta muntazır-ı ianem

    Yanar tebessümü bir gülistan-ı lanettir

    Bu maneviyyat-ı meçhûle-i yetimânem

    Okunmadan yakılan nâme-i muhabbettir”.

    Kitabın orijinali Çankaya Kitaplığı’nda 143 numarayla kayıtlı bulunmaktadır. Sf. 35

    Alıntı; Sağduyu (Tanrısızlığın İlmihali) – Jean Meslier, çeviren; Abdullah Cevdet 1928,  (Kaynak Yayınları,  12 basım 2018 – Sf. 35) kitabından birebir alınmıştır.

  • Ey Mastarların, Hazarların, Gölcüklerin, Muratların ülkesi Elazığ, ey bağlarında tat, dağlarında buzlu sular kaynayan yeşil Uluovaların evlatları, ey Tunceli ve Bingöl’ün göklerle yarışan çetin dağları, bağrını bin bir haşeratın kemirdiği boynu bükük ormanları, ey dar zümrüt vadilerin çileli yiğit çobanları ve mert insanları, hepinize gönül dolusu selam, sevgi ve saygılar…

    Ey saadetinize sevinç, dertlerinize gözyaşı kattığım vefalı kızlarım, biçare bacılarım!
    Uğrunuza serdiğim 20 senenin kahırları, dertleri, cefaları ananızın ak sütü gibi helal olsun!
    Kalbimde sizin için burcu burcu tüten saadet ve bereket dilekleri köyünüze, komünüze Allah’ın rahmeti gibi yağsın ve mes’ut olun… Sf. 144

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 144) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (2018); Sıdıka Avar’ın, bütün iyi niyeti ve insancıllığına rağmen yaptığı iş nedir?
    9 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yoğun alkışlar arasında oybirliğiyle kabul edilen Soykırım Sözleşmesi’nin 2. Maddesi, “bu sözleşme bakımından ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden her hangi biri, soykırım suçunu oluşturur”, ifadesi ile başlar ve suç teşkil eden fiilleri şöyle sıralar: “a) Grup üyelerini öldürmek, b) Grup üyelerine ciddi bedensel ve zihinsel zarar vermek, c) Grubu, fiziksel varlığını kısmen veya tamamen yok olmasına yol açacak hayat şartlarına tabi tutmak, d) Grup içinde doğumları önlemek amacıyla önlemler almak, e) Grubun çocuklarını bir başka gruba zorla nakletmek.” Sözleşmenin 3. maddesine göre, soykırım suçuna teşebbüs etmek bile cezalandırmayı gerektirir. Tabii ki Sıdıka Avar ona verilen bu görevin hem ülkeye hem de Dersimlilere yarayacağına inanarak yapmış. Onu misyoner olarak görevlendiren yönetim soykırım suçu işlemiştir.

  • Ahmet Emin Yalman anlatıyor;

    Sıdıka Avar’ın mukavemete, hatta karşılaştığı düşmanca hareketlere karşı pek garip bir silahı da vardır. Bunu kendisi şöyle anlatır:

    -Velihaki Köyü’nün ağası bana şu nasihati verdi: “Gittiğin yerde bir düşmanlık görürsen hemen sofralarına otur ve yemeklerini ye… iş değişir, düşmanlık ortadan kalkar. Daha şiddetli, daha düşmanca hareketle karşılaşırsan “Bu gece burada misafir kalacağım!…” de ve kal. Değişikliği görecek, şaşacaksın.” Sf. 132

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 132) kitabından birebir alınmıştır.

  • Ahmet Emin Yalman anlatıyor;

    Sıdıka Avar’ı dinlerken, bu ufacık tefecik, kır saçlı kadın gözümde büsbütün efsaneleşiyordu.

    -Peki, böyle gece yarıları, kuş uçmaz, kervan geçmez dağ yollarında yanınızda 19 yaşında bir sürücü çocukla, hatta bazan hiç kimse olmadan, korkmuyor musunuz?… Dedim. Gülümsedi:

    -Bugün için artık bu kahramanlık olmaktan tamamen çıktı, lakin senelerce önce ilk defa bu işe başladığım zaman Abdullah Paşa:

    -Kızım, kelleni koltuğunun altına alıyorsun, senin yanına jandarma verelim…” demişti.

    Derhal itiraz ettim:

    -Müsaade ederseniz jandarmasız gideyim, efendim..,

    “Bu işte ancak bir şeyden istifade edecektim.: Civar halkını çok iyi tanıyordum. Bu dağlarda yalnız kadına kimse dokunmaz.” Bu, büyük uğursuzluk addedilir. Halk iki şeyden büyük şeamet duyar: Bir kısmı tavşan eti yemekten, fakat umumiyetle yalnız giden kadına el sürmekten… Hatta bîr defasında, Haydaran Aşiretinin reisine benim için:

    -Buralara gelip giden bir kadın var. Kızlarımızı okutmaya götürüyor. Şunu vuralım. Ne dersiniz”? diye sormuşlar. Seyid:

    -Sakın ha… demiş, yalnız bize, bizim köye değil, bütün dağlara hayatınız boyunca gideremeyeceğiniz bir uğursuzluk saçarsınız. Yalnız kadına dokunulur mu?… Aklınızı mı kaçırdınız siz?…

    İşte daha o zamanlar benim, eğer siz böyle tâbir ediyorsanız, kahramanlığımın sırrı bu idi. Buralardan tek başına, erkeksiz olarak geçen bir kadın, yanında aslan gibi altı erkek muhafızla giden kadından çok daha emniyettedir. Sf. 130

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 130) kitabından birebir alınmıştır.

  • “Demokrat Parti İdaresi tıpkı müstemleke sahibi memleketlerin yaptıkları gibi, halka bazı maddi nimetler vermeye çalışmış, bir takım imar ve cihazlama hareketlerine atılmıştır. Fakat yine müstemleke idarelerinin yaptığı gibi, kendi iktidarını alabildiğine devam ettirmek ümidiyle Cehalet ve taassubu bir afyon diye kullanmayı, kütlelerin gözlerini açmamaya dikkat etmeği aklına koymuştur. Yani her milli idarenin yapması lazım olduğu gibi, halkı aydınların seviyesine yaklaştırmayı gaye bilecek yerde, aydınları kenara itmeyi ve kendi gidişini cehaletin seviyesine indirmeyi gaye diye kabul etmiştir.

    Daha 1950’de, yeni iktidarın ilk günlerinde şu fikir ortaya atılmıştı: “Demokrasi bir sayı rejimidir. Az sayıdaki aydınların değil, geniş kütlelerin arzusunu yerine getirmek lazımdır.” Sf.107

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 107) kitabından birebir alınmıştır.

  • Amerikalılar, maddi yardımda bulunursa buna elbette memnun oluruz, fakat her şeyden evvel Bayan Sıdıka’nın eserinin bir örnek diye memlekete tanıtılması, bu yolda yürüyenlerin çoğalması lazımıdır. Bilhassa Doğu vilayetlerimizde kültür birliğine doğru gitmek bakımından Bayan Sıdıka, “bir numaralı Türk akıncısı” unvanına cidden layıktır. Yazan Ahmet Emin Yalman. Sf. 107

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 107) kitabından birebir alınmıştır.

  • Kızımla Adana’ya gitmiştik. Çok zayıf buldum. Adana yanıyordu. Çocuğun tahammülü yoktu sıcağa. Banyolu odası olan otel aradık, “Toros Oteli” dediler. Banyolu odasını tuttuk. Öğle zamanı soğuk bir duş, uykudan sonra bir soğuk duş daha. Hava serinleyince çarşıya çıktık. Dönüşte otel kâtibi;

    -Odanızı değiştirmek istiyoruz, dedi. -Neden?

    -Amerikalı bir karı koca geldi. Onlar banyosuz yapamazlar da… Size banyosuz oda vereceğiz.

    Tepem attı. Kendi yurdumda küçümsenmek!… Terslendim:

    -Hayır, katiyyen! Ne demek, “Amerikalı banyosuz yapamaz”? Türk mü banyosuz yaşar? Çıkmıyorum, bu yaptığınız ayıp şey! O gece çıkmadım ama bunu hazmedemediğim için ertesi gün oteli terk ettim. Sf. 99

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 99) kitabından birebir alınmıştır.

  • Nihayet trene bindim, Bingöl Valisi Sayın Naci Rollas da trendeydi. Yerleştiğimiz açık vagondu. Herkes bir birini görüyor. Ben Vali Beylerin bölümündeyim. Ortadan laf ediyorlardı gayet laubali, bize bakarak ve yüksek sesle… Bereket versin Vali Beyle eşi arkaları dönük oturmuşlar da küstah bakışları görmüyorlardı. Otobüsteki sözler tekrarlanıyor, kadın hürriyeti, kadın memurlar, kadın mebuslarla alay ediliyordu. Vali Bey bakışlarımdan sezmiş olacak ki,

    – Müdür’anım, bunlar olağan şeyler, lakayt kalın anlamamış davranın, ses çıkarmayın, dedi.

    Ama söz şahsıma intikal edince susamıyordum. Gençlerden biri daha küstahlaşarak

    -Anlimisin Müdür, erkekler dört karı alacak… Yerimden ayağa fırladım,

    – Onu yapacak adam anasından doğamaz artık. Hey oğul, bu memleketin kanununu hiç bir parti çiğneyemez. Demokrat Parti kanunlara daha da hürmet edecektir. Sen daha kanun nedir, memleket düzeni nedir onu bile bilmiyorsun. Kız mekteplerine gelince, onu daha da çoğaltacak. Sen bunları okuyup öğrenmeye bak. Yoksa hep böyle kuru gürültü kalırsın.

    -Biz, karıların dilini dibinden koparacağız, hele dur görürsün! Sf. 98

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 98) kitabından birebir alınmıştır.

  • Ertesi gün seçim neticeleri belli olmuş, Demokrat Parti kazanmıştı. Genç ayak takımı coşkunca bayram ediyordu. İlk otobüsle Genç’e trene gidiyordum. Otobüste söyleniyorlardı ihtiyarlar:

    -Şeyhler, seyitler geri gelecek. Camiler tekkeler açılacak, şehir karıları çarşaf giyecek.

    Gençler:

    -Karılar dayralarda (dairelerde) çalışmayacak, kız mektepleri kapanacak. Kızların okuması da noli ki. Erkekler dört karı alacak. Karılara “boş” dedin mi bitti, boş düşecek. Karılar mahkemeye boşanmak için gitti mi, hemmen soppa yiyecek. Şoför yanında içimden dolup taşarak “ya sabır” çekiyordum.

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 98) kitabından birebir alınmıştır.

  • Yasak Bölge’den dönüşümüzde Sayın Niyazi Akı’ya oradaki durumu anlattık. Ertesi gün Elazığ’a dönmek için kamyona binerken “Gakko Vali” Bey’in gece Elazığ’a indiğini, yardım istemek üzere bu sabahki tayyareyle Ankara’ya uçacağını öğrendim.

    20 bin lira yardımla dönen Sayın Niyazi Akı, Yasak Bölge karakollarına un dağıtarak ekmek pişirilip muhtaç halka kış boyu dağıtılması için tedbir almıştı. Kendisi de sık sık yoklar olmuştu köyleri. Şeyhleri, seyitleri aratmıyordu bu vali, onlar da gönül rahatlığı ile gidip anlatıyorlardı müşküllerini..

    Vaktiyle şeyhlik, seyitlik müessesesinin yıkıldığı seneler bir kış uzun sürmüştü de fakir fukara, bu kazada kaymakam vekiline gidip boyun bükmüştü “erzakımız bitti” diye. Vekil de:

    -Hay koca kuyruklu Kürtler, lokmanızı da mı hükümet düşünecek, diye kovmuştu onları.

    -Şıh, bire on çuval tahıl isteyerek hacetimizi yerine getirirdi hiç olmazsa, diyorlardı.

    Dertleriyle dertlenen bu valiyi nasıl “Gakko” diye sevmezdi bu halk? Sf. 97

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 97) kitabından birebir alınmıştır.

  • Tunceli’deki isyandan sonra, yolsuz orman köyleri boşaltılmış, halk batı illerimize iskân edilmiş, bölge yasak bölge olarak ilan edilmişti. Senelerce boş kalan bölge köylerinin yasağı kaldırılmış, baharda halkın tabiriyle baba ocağına dönüş başlamıştı. Kamyonlar dolusu insanın dönüşte, köylerinin dağ yolundan inince toprağa kapanıp öptüklerini, yüzlerini gözleri sürdüklerini, baharda öğrenci dağıtırken görmüştüm. Bu büyük toprak aşkına saygı duymamak elde değildi. Duvar gibi dik dağ yamaçlarına en büyük bir şevk ve çabuklukla tırmanıvermişlerdi. Sf. 96

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 96) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bu bölgeye gelen valilerden çoğunun halk tarafından verilmiş takma isimleri vardır; “Yağcı Vali” “Kuzucu Vali” “Tavukçu Vali” “Kaburgacı Vali”… Bir de “Gakko (‘) Vali” vardır: Sayın Niyazi Akı. Halkın içine giren, onların şikâyetlerini -saçma da olsa- samimi bir sabırla dinleyen, her köyü ziyaret eden, “hükümet” denilen umacıyı yumuşatıp bu zümrütü ankayı halkın içine ve işine götüren “Gakko Vali”. Genç, enerjik, içten ilgili “Gakko Vali”. Sf. 95

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 95) kitabından birebir alınmıştır.

  • Marshall Planı’yla yurdun her köşesine giren Amerikalılar Ovacık düzüne de spor uçaklarıyla indiler. Sabah. Munzur’un son sistem oltalarıyla avladıkları alabalıklarını öğleyin sofralarına uçurdular. Hayvancıkların nesli azalıncaya kadar Ovacık Belediyesi’ne, bu balık avcılarından balık başına bir para almalarını söylediğim zaman gözlerini büyük büyük açarak:

    -Hiç misafirden pare alınır? Ayıptır! Cevabını verdiler.

    Ey bütün varını yabancılara cömertçe seren sevgili köylü dostlarım! Yokluk, fakirlik içinde bile asil insanlarsınız. Size sevgi ve saygı duymayan gafillere yazık! Sf. 95

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 95) kitabından birebir alınmıştır.

  • İki sene sonra yine Kırby arabasıyla geldi ve Köy Enstitüleri konusunda araştırma yaptı. Birçok köy ve kazalara çocukları beraber götürüp teslim ettik. Aradan ne kadar geçti bilmem, Mrs. Kurby bana 380 ‘küsur sahifelik “Türkiye’de Köy Enstitüleri” kitabını hediye olarak gönderdi. Sf. 94

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 94) kitabından birebir alınmıştır.

  • Kırby’nin telini alıp gece 2’de istasyona karşılamaya gittim. Başında kırmızı bere, bej bir palto, kürklü kocaman pabuçlar ve sırtında bir hamal yükü kadar büyük çanta ve yatağı ile vagon penceresinde.

    -Helo Miss Kırby!

    -Helo Mrs. Avar!

    -Welcome to Elazığ.

    -Hoş bulduk Mrs. Avar.

    Çok güzel Türkçe konuşuyordu. Okulda ona hazırladığımız revirdeki yerine getirdik. Bizimle 22 gün yaşadı. Çocuklarımızdan bizim halayları öğrendi. Birçok yeril ailelere götürdüm. Birçok kurslar gezdik.

    Bu arada, Marshall Planı gereğince yapılan yollardaki makinaları işleten birkaç Amerikalı teknisyen ailesi de Elazığ’da idiler. Bizi yemeğe davet ettiler, gittik. Ben çocukları ve kitaplarıyla meşgulken büyükler aralarında konuşuyorlardı.

    Onlar amelenin tembelliğinden, görgüsüzlüğünden dem vururken Kırby şöyle cevaplıyordu:

    -Siz en aşağı, cahil tabaka ile temastasınız. Ben kolejde en şımarık, en dejenere insanları tanıyorum. İkisi de halis Türk ailesi değil, asıl bizim tanımadığımız muhafazakâr, örf ve ananesi bozulmamış Türk ailesidir. Bu klasik ailelerin terbiyesi çok derindir, saygı ve nezaketi onlarda görmek lazım.

    Bunu bir Amerikalı kanaati olarak dinlemek insana gurur veriyordu. Misafirimiz şerefine bir çay ve folklor gösterisi tertipledik. Buradaki Amerikalıları davet ettik. Harput’ta ve oradaki kolejde çalışırken ölen Amerikanların mezarlarını ziyaret ettik.

    Müdür odasında arkadaşlarla sohbet esnasında daima garp ve Amerikan hayranlığından bahsedip bizi küçümseyen bir arkadaşa çok güzel bir cevap verdi.

    -Siz tarihi olan, mazisi olan, adet ve ananeleri çok güzel olan bir millete mensupsunuz. Siz kendi çerçeveniz içinde çok büyüksünüz. Böyle garpçı olursanız küçük olursunuz. Maymundan farksız olursunuz.

    Bu cevabı çok beğendim. O arkadaşa tesir etti mi acaba? Gece yarısı giderken bütün yatılı öğrenciler kalkmış, onu “güle güle!…” adlı okul şarkısıyla uğurluyordu. Birçokları ona hazırladıkları manileri hediye etmişlerdi. Bundan çok mütehassıs olmuştu. Kırby trende ayrılırken:

    – Eğer adetimizde el öpmek olsaydı, bu dünyada yalnız sizin elinizi öperdim, dedi,
    1950 – 1951’de Amerika’ya gidişimde beni New York’ ta buketi, Waşington’da kendisi karşıladı, ablasıyla tanıştırdı. Göremeyeceğim yerleri gezdirdi. Sf. 94

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 94) kitabından birebir alınmıştır.

  • Geçen yıl okulumuzu ziyarete gelen Amerikalı gazeteci Mr. L.Moor bu yılsonunda köylere götürülmek üzere yine Bakanlık izniyle okulumuza geldi. Öğrencileri dağıtırken, onu Bingöl’ün İbrahiman köyüne götürmek üzere katırlar tuttuk. Tek eğerli atı ona verdik. Biz çocuklarla ikişer ikişer palanlı katırlara binip, şafakla yola çıktık. Öğle sonu İbrahimanlıların çocuklarını heyecanla karşılamaları, bizi misafir etmeleri pek hoşumuza gitti.

    Mr. Moor’un okulumuzun hususiyetini anlatması Türkiye’deki Amerikalıların merakını uyandırmıştı, o zaman Arnavutköy Kız Koleji’nde öğretmen olan Bayan Fay Kırby okulumuza gelmek İçin müracaat etti. Okulun çok sıkışık olduğu, kendisine bir oda ayıramayacağımız bildirildiği halde seyahat yatağının sığabileceği her yerde yatabileceğini bildirdi. Milli Eğitim Bakanlığından kendisine izin verildi, bize de misafir etmemiz emredildi. Sf. 93, 94

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 93, 94) kitabından birebir alınmıştır.