Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • Ağustos ayı içinde Profesör Cemal Alagöz idaresinde üniversite Coğrafya Bölümü’nü konukladık. Harput’un meşhur Buzluk Efsanesini inceleyeceklerdi. Yazın Buzluk mağaralarında kudret buzu olur, Elazığ’a da getirip satarlardı. Güya buraya abdestsiz girilmezmiş. Bir yeni gelin abdestsiz girdiği için, dipsiz kuyu çekivermiş içine. Karısının üç gün, geceli gündüzlü ismini çağırarak arayan eşinin feryadına dayanamayan gelin, yüzüklü parmağını kesip bırakıvermiş dipsiz kuyu çekimine. Bu yüzüklü parmak Buzbağları’nın pınarından çıkarak gelinin macerasını anlatmış eşine. Delikanlı ömrünü o pınar başında ümitsiz aşkının ateşiyle bağ dikerek tüketmiş. Sevdalarının ateşi üzümlere sinmiş. Gelinin parmağı gibi kınalı üzümler delikanlının ateşiyle mükemmel şarap olurmuş. İşte Buzbağlarının efsanesi ve Buzbağ Şaraplarının nefasetinin sırrı.

    Coğrafyacıların inceleme sonucu ise şöyleydi:

    -Muazzam bir kaya olan dağ büyük zelzelelerde kırılıp çatlamış ve birbiri üstüne oturmuş. Tabii olan aralıklar Murat Suyu’yIa tepe arasında muazzam bir baca vazifesi görüyor. Murat’tan yükselen sis dipten tepeye o müthiş hava cereyanıyla yükselirken soğuyor ve kayalarda buza dönüyormuş. Sf. 89

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 41) kitabından birebir alınmıştır.

  • Yılsonu raporumda bize gönderilecek öğretmenler hakkındaki dileğimi Genel Müdürlüğe şöylece arz ettim:

    Okulun Eğitim Durumu: Eğitim durumumuz Enstitümüzce birinci derecede ele alınması elzem olan konudur: Cazip, yumuşak, tesirli ve içten mücadeleli şekilde ele alma mecburiyetindeyiz. Örf, adet, düşünüş, görüş bakımından değişik bir grubu özümsemek zorundayız. Bu günkü mefkûreyi aşılayabilmek ve şahsımızda Türklüğü sevdirme savaşını yüklü olduğumuzu bilerek çalışmak ve her tepkiyi iyi niyetle kabul etmek mecburiyeti ile karşı karşıyayız, Uğraştığımız camia, bizi iyi niyetle karşılamayan, bizi daima şüphe ile tereddütle görenlerin evlatlarına; günün terbiyesini ve Türk mefkûresini aşılama gibi çetin bir vazife ile vazifeli olduğumuzu idrak etmemiz icap eder. Sf. 87

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 87) kitabından birebir alınmıştır.

  • O tarihlerde Şark Ekspresi’ne Elazığ, ara hatla bağlıydı. Elazığ treni Ekspres’ten Yolçatı’da ayrılır, 45 dakikada gelirdi. Yolçatı’dan beş kilometre sonra Han Köyü vardı ki vilayete 20 kilometrelik, güzel bir şose ile bağlı, zengin bir köydü. Köyde 10 gündür kurs yerleşmemiş, açılamamıştı. Muhtarı aradım:

    -Muhtar efendi, hâlâ kurs yeri bulmamışsınız öğretmene!

    Ters bir ifadeyle:

    -Pamuk tarlada iken ben halka “mektebe gidin” demem. Yer de bulmam.

    -Bütün hanımlarınız tarlada mı çalışıyor?

    -Çalışsın, çalışmasın, gene olmaz.

    Ben de kızmıştım. Bir hayli atıştık sonunda :

    -Benim muhtar olduğuma ne bakarsın, ben ağayım. Hizmetkârlarım var, ben kapı kapı gezemem, al bekçiyi gez, dolan, gendin yap işini…

    Büsbütün tepem attı bu ağa taslağına.

    -Bana bak ağa, muhtar demek o köyün hizmetkârı demektir. Ben Enstitü Müdürüyüm, mektebin hizmetkârıyım. Vali o vilayetin büyük hizmetkârıdır. Reisicumhur İnönü bile bu milletin en büyük hizmetkârıdır. Anladın mı muhtar? Artık ağalık, beylik para etmiyor. Sen, acizsin, o muhakkak. Ben kursuma öğrenciyi gezer, arar yazarım.

    -Eğerim bu köyde bir talebe bulursan ben bu bıyıkları keserim; diye arkamdan bağırdı.

    O gün ve ertesi gün kapı kapı gezip 22 öğrenci kaydettim, muhtara da haber saldım, “sözünün eri ise bıyıklarını kessin” diye. Sf. 87

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 87) kitabından birebir alınmıştır.

  • O yıl odun ve kömür meselesi bizi çok zor durumlara soktu. Vali Bey, okulu odunla ısıtmamızı istiyor, kömür istihkakımızın yarısını ailelere dağıtacağını söylüyor; bense koca taş atölyelerin taş kömürü sobasında yanacak odunlarla ısınamayacağını, yatılı çocuklarımızı soğuktan koruyamayacağımızı belirterek kömürün bütününü ısrarla rica ediyordum, Vekâleti durumdan haberledim, bir sonuç çıkmadan bir vagon kömür istihkakımız istasyona geliverdi. Aksam üstü ilk kamyon Vali Konağı önünden okulumuza geçince çilingir sofrasındaki Vali Bey görmüş, emir polisiyle “iki kamyondan fazla almasınlar” diye haber göndermişti.

    Serdengeçti bir şoför daha bulduk. Arka yoldan kömürümüzü Vali Bey’den maskeleyerek kaçırmayı tasarladık.

    Sevilmeyen Vali Bey’e oynanacak bu oyun şoförleri çok heyecanlandırdı. Kamyonun birine ben, birine Kâtip bindik. Sabaha kadar vagonumuzu okul kömürlüğüne boşalttık ve kapıyı mühürledik.

    Ertesi gün bütün vagonu naklettiğimizi duyan Vali Bey, başta ben olmak üzere hepimizi hem azarladı hem tahkikattan geçirdi. Sf. 86

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 86) kitabından birebir alınmıştır.

  • Karakoçan’a gitmek için önümüzde beş kilometreden fazla yol vardı. Diğer çare de yükler üstünde gecelemekti ama, makas kırık olduğu için şoför müsaade etmiyordu. Bavullarımız şoför mahallinin üstünde bağlı idi. Biz bu kararsızlık içinde iken kurtarıcı bir ses hepimizi sevindirdi. Bingöl tarafından makine sesi geliyordu. Hepimiz ayaktandık. Gelen kamyon durdu. Ağzına kadar yük ve müşteri dolu. Bizim şoförü Elazığ’a götürmekten başka bir şey yapamayacağını söyleyince Yetimoğlu’na rica ettim olmadı, yalvardım olmadı, fazla para teklifim de boşa çıkınca arabanın önüne geçtim:

    -Bizi yolda bırakamazsın ağam,

    -Yer olmayınca ne yapacağım, müşterimi mi bırakayım senin için, yükümü mü?

    -Ne yaparsan yap, çocuklarımla beni Karakacan’a kadar götür. Bu kadar kız talebe ile dağ başında bırakırsan bizi, seni şikâyet ederim.

    -Allah Allah, başıma bela kesilme, çekil yolumdan, eşkıya mısın nesin, böyle yol kesiyorsun?

    Müşterilerden bazıları benim tarafımı tutuyorlardı. Uzun çekişmelerden sonra, çantalarımızı alması, Camız Golü taşlığından çıkıncaya kadar yaya gitmemiz şartıyla bizi de bindirmesi karşılığında beşer liraya anlaştık.

    Karakaçan’a gidiyorduk. Yolcular yayan yürümeye razı oldular. Kamyon önde, biz arkada yayan, Karakaçan kavşağına geldik. Yolcular orada beklediler. Yetimoğlu söylene söylene bizi Karakacan’a bıraktı. Zamanın Belediye Reisine ricaya gittim. Pos bıyık iri yarı, efe tavırlı bir zattı. Belediye kamyonu oradaymış, şoföre emretti:

    -Çarşıda muavini bağırttır. Oteldeki yolcuları da al, çocukları Elazığ’a götür. Yarın da bizim malları yükler gelirsin. Sf. 79

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 41) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bir gün Bingöl Valisi Sayın “Şahinbaş” gelmişti. Yatılı son sınıfa girdi. Kızlar saygı ve sevgi bakışlarıyla ayağa kalktılar. Vali Bey sordu:

    -Kürt kızları bunlar mı?

    Çocukların bakışlarındaki sevgi derhal değişti, gittikçe de hainleşti.

    -Tunceli’nin Türk kızları efendim. Vali Bey devam ediyordu:

    -Babalarınızın, dedelerinizin isyan ederek yaptığı hataları gördünüz, canlarıyla ödediler.

    Ben sözünü kesmek isteğiyle,

    -Aman efendim, bu çocukların babası değil, bunlar şerefli..

    -Nasıl değil? Hepsi Kürt değil mi? Sizler böyle hareket ederseniz…

    Sözünü kesmek için bir İki defa karıştıysam da o devam etti:

    -Hükümet çok kuvvetlidir. Hepimizi yok eder!

    – Beyefendiciğim, öteki sınıflara lütfen teşrif etmez misiniz? Cayınız da soğuyor… diye kapıyı açtım. Ondan sonra bir iki enstitü sınıfında ve müdür odasında ikramlarda bulundum, çalışmalarımızın hedefini anlatmaya uğraştım. Yatılı üçlere gittim. Hepsi ağlıyordu. Gözyaşları arasında şu soruları soruyorlardı:

    -Neden bizi bu kadar suçlu görüyorlar?

    -Neden “Kürt” diye hep hakaret ediyorlar? Sf. 66

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 66) kitabından birebir alınmıştır.

  • Ertesi gün Vali Bey’le köylere gidiş programını yaptık, tavsiyelerini aldık. En yakın köy olan Simsör’e yollandık. Bingöl Merkezi 20 dakikalık bir yolla Simsör Düzü’ne açılıyor. Göynük Suyu düzlüğün sağından, solundan kıvrılarak geçip Murat’a ulaşıyordu. Göynük, dar boş ve derin vadilerden bıkmış gibi düzlükte öyle yayılıyordu ki… İki yanında dağınık evler, bostanlar köyler vardı.

    Köy yolu başında arabayı bırakıp iki kızımla köye gittik. Yolda Zülfi Efendi beni uyardı:

    -Bu köylerde ve merkezde kötü bir lâf yayılmış: “Kızları toplayıp İngiliz’e Rus’a vereceklermiş. Kürtlerin dölünü bozacaklarmış” diye kahvelerde dedikodu dönüyormuş, haberiniz olsun. Burası da en çetin köy ha! İsyanda Şeyh Sait Varto-Simsör-Palu yoluyla Diyarbakır’a doğru geçmiş. Burada bir iki gün dinlenip bütün köyleri isyana, birleşmeye zorlamış, köy Şafii imiş. Haberiniz olsun.”

    Teşekkür ettim yoldaşıma. Vali Bey bu açıklamayı yapmalı değil miydi bana?… İçimden duyduğum hürmeti, düşüncemi söyledim açıkça, bu mert ve koruyucu dostuma. Sf. 46

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 46) kitabından birebir alınmıştır.

  • Sayın Reisicumhur, Doğu gezisi sonu emir vermişlerdi: Enstitü’nün yatılı sanat kısmına 25 çocuk da Bingöl’den alınsın! Kadro derhal 100’e çıkarılmıştı.

    1945 Ağustosunda 4. Umum Müfettiş Muzaffer Ergüder, Bingöl’den dönüşünden hemen sonra Yaver Bey’le, Bingöl’e öğrenci toplamaya gitmek için emirlerini göndermişler, bu yolculuk için Müfettişliğin kamyonetini tahsis buyurmuşlardı. Biri Kırmancca biri Zazaca bilen güvendiğim iki öğrencimi yanıma alma müsaadesi istedim. Bunlar bana hem tercümanlık edecekler hem de örnek öğrenci olarak konuşacaklardı. Ben de azıcık Kirmanca öğrenmiştim ama Zazaca bilmiyordum.. Hem göz anlatımı olacaktı kişilere bu çocuklar. Zülfü Efendi’yi (1) şoför olarak veriyorlardı, muavin de oradaki yolu bilen bir jandarma idi ama halkı ürkütmemek için sivil giydireceklerdi. Zülfü Efendi idare edecekti onu.

    Akşamüstü Zülfü Efendi geldi. Ufak tefek, esmer, güleç, yumuşak yüzlü bir zattı.
    Ben onun kadar mert, meşakkati zevk eden, her güçlüğün altından çıkmasını bilen baba bir şoföre rastlamadım. Kalbimin hürmet tahtında oturanlardan biridir.
    Önce götüreceğim çocukları ailelerinden izinle alıp geldim. Zülfü Efendi ile konuştuk, kendimize birer battaniye almamızı ısrarla istedi. Biz de ‘kumanya düzdük. İlkyardım ilaçları aldık. Sıkı giyindik. Bir sabah şafakla yola çıktık. O zaman yol çok bozuktu. Önümüze çıkan her çamurun derinliğini Zülfü Efendi kürekle ölçüyor, icabında hepimiz etraftan taş toplayıp içine atarak tekerleklerin batmayacağı seviyeye gelince geçiyorduk. Derelere gelince muavini paçaları sıvıyor, o geçerken Zülfü Efendi dikkatle izleyerek soruyor, soruyor, tedbiri aldıktan sonra geçiyorduk. 20 günlük yolculuğumuzda nice çamur, hendek, durgun suyu geçilir hale getirdik. Derin olanları için nice tarla ve kıraçtan yol aradık durduk. Sf. 45

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 45) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1) (2018); Zülfü Efendi babam Veli Mutlu’nun da çok sevdiği çalışanı.

  • Kapı kanatları ardına kadar açık. Hepimiz antrede hazır, İnönü’yü bekliyoruz. Zaten 1944 ders yılına hazırlanan okul tertemiz. Devlet başkanı gelince hiç bir kapı kilitli olmazmış. Biz de her kapıyı açtık. Sf. 40

    Hoş geldiniz, bize şans ve sefa getirdiniz Paşam! Diye içeri aldım. Makama geçip oturdu. Kâzım Orbay, Mustafa Muğlalı Paşalarla Nihat Erim, bir çok sivil erkân, Valiler, Elazığ milletvekilleri eşlik ediyorlardı. Protokol sırasıyla oturuldu. Okul hakkında çok geniş malumat aldı. Soruların çoğu yatılı köy kızlarımızla ilgiliydi. Sf. 41

    Elmas, Masayı dönüp koltuğun yanına gitti. İnönü hem tetkik ediyor, hem,

    -Aferin, diyordu. Elmas cesaretlendi:

    -Entarimi de ben diktim, diye önlük eteğini kaldırdı.

    -Aferin sana, diyordu İnönü.

    Gerçekten o yıl Elmas’ın kendisine hazırladığı elbise birincilik almıştı. Elmas bunu anlatırken yine geri yürüdü, masanın karşısına gelip durdu. Etraftan mebus beyler,

    -Kız, elini öpsene!… diye ihtar ediyorlardı. Çocuk birdenbire bana baktı. Ben, de “olmaz” anlamında kaşlarımı ve başımı kaldırmışken İnönü de bana bakıp o pozisyonumu yakaladı. Çünkü “Büyük elini uzatmadan küçük uzatamaz. Paşa, Vali gelse, onlar elini uzatmazsa başımla selamlarım, elimi uzatamam” diye anlatmıştım.

    İnönü tatlı tatlı gülerek,

    -Ben elimi veriyorum, diye uzanınca Elmas koştu, yere diz çöküp iki elinin üstünde o büyük eli “hürmetle öptü ve alnına koyup durdu. Herkes duygulanmış, gözleri yaşarmıştı. İnönü Elmas’ı omuzlarından tutup kaldırdı. Mebusumuza hitaben,

    – İşte eser bu ;” KÜRT” dedi.

    Bu söz üzerine ayağa fırlayan milletvekili, Elmas’ın sağ bileğinden yakalayıp havada sallayarak,

    -Bu el silah tutmaz, bu el kılıç tutmaz, bu el dost eli, bu yürek dost yüreğidir!

    -Kalem tutar, iğne tutar… diye bir nutuk çekti. Sf. 41

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 40, 41) kitabından birebir alınmıştır.

  • Hozat’a giriyoruz. Sağda vadiye ayrılan yol Ovacık kazasına gidermiş, sol tarafta insanı asker koğuşları karşılıyor. Sağ taraftaki düzlükte subay aile barakaları. Arkasında dağ etekleri. Sol taraf inişinde, ağaçlıklar arasında orduevi, kaymakamlık binası.. Karşıda üst üste evler. Bu taş temel üstüne kerpiç binaların damları düz, çatılı ev yalnız iki tane. Meydancığın solu bina ve dükkanlarla taş bir sokağa iniyor, çarşı burada; aralarında küçük sokaklarla ayrılan kahveler. Caddenin sağında bir çeşme, gerisinde cılız fidanlı bir park, ortasında Atatürk heykeli var, daha gerisi odun ardiyeleri.

    O akşam kaymakam beyle gidiş istikametlerimi kararlaştırdık. Ertesi gün bir semerli katırla yollara düştük. Sf. 41

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 41) kitabından birebir alınmıştır.

  • Pertek ve Mazgirt havalisiyle az çok tanışmıştım, ora köylerinden öğrencimiz çoktu.
    Bu yıl Mamiki (şimdiki Kalan), Tunceli merkezleri ile Hozat, Pülümür köylerine girmek gerekiyordu.
    O tarihlerde o kazalarda otel yoktu. Yolcular bir eve misafir olurlardı. Ben de Hozat’ta Ağviranlı Hozat Beylerinden Mehmet Bey’e misafir olacaktım. Çünkü Bey’in kızı ve yeğenleri öğrencimizdi.

    Çocuklar çok saygılı, görgülü ve çalışkandılar. Yük kamyonunun şoför yerinde Hozat’a gidiyordum. Pertek Köprüsü’nün solu dik, kayalık uçurum. Muayeneden sonra yüz metre gidip sola saptık. Güzel bir şose bizi bir dönemeçle ikinci bir köprüden Singeç Köprüsü’nden geçirip tırmandırdı: Kamyon, uzun bir düzlüğe çıkınca baktım, karşı tepe eteklerinde birçok köy var.

    Yoldaşım (1) kalabalık bir köyü gösterip,

    Orada bir ziyaret var. Baharda herkes gider, adağını keser, dileğini diler, “Sultan Hıdır” derler. Ermeniler de gelirler etraftan, ama sonra Murat kıyısında geçerler, dedi. Yayladüzü’nü bir saatte aldık. Dönemeçleri iniyoruz. Biz indikçe uçurumlu yeşil plato yükseliyor. Bir kocaman saçak gibi. Dibi koca koca kayalar çevreleri yeşil çalı ve zümrüt çimeni bir meyille Singeç Deresi’ne kadar iniyor. Bir geniş sel yolunu bir menfez üstünden geçtik aşağılara kadar inen ceviz ağaçları. Tepe etekleri hep tarla. Soruyorum:

    -Civarda köy mü var.

    -Hayır hatun, ırakta kalır köyler.

    -Bu cevizleri bu kadar uzağa niçin dikmişler?

    -Bacım onları ayılar diker.

    Şaka yapıyor sandım, anlattı:

    – Essah ha!.. Cevizler olanda ayılar yemek için ağaca çıkar, cevizleri aşağı atar. Bunu sana – bana atmaz, inende bunları toplar. Sel çukurlarının, toprağı yapağı gibi yumuşak olur, oraları eliyle eşeler, avucundaki cevizleri o çukura saklar. Üstüne de toprağı yığıp ayağıyla iyicene çiğner. Kış uykusundan çıkanda yiyeyim diye, ama unutur nerelere gömdüğünü. İşte hep sel çukurlarındaki cevizleri ayı diker. Onun diktiği cevizler de yaman olur ha…

    -Fakir fukaraya -bilmeden- yardım ediyor ayıcık.

    -Yok hanım, yok bacım. Bütün bu arazinin sahapları vardır. Kimin arazisi içinde ise onun malı sayılır. Ceviz zamanı gelende gözcü koyarlar hep…

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 41) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1) (2018); Sıdıka Avar’ın yoldaşı, seyahat ettiği kamyonların sahibi olan babam Veli Mutlu.  

  • Bir bayan arkadaş, anlaştığı bekâr delikanlı ile geceleri Hanköyü caddesinde geziye çıkıyormuş. Okulumuz öğretmenlerinden birinin yakını olan bir genç geldi,

    -Beni gençler yolladılar. Size büyük saygıları var. Hocanım her gece …… ile geziye çıkıyor, üç gün daha sabredecekler, siz bunun önünü olmazsanız hocanın üstünü başını paralayacaklar.

    Size daha evvel de bu gezmeleri haber vermişler.

    -Evladım, siz bekâr delikanlılar geziyorsunuz da, aylık sahibi olmuş, geleceğini garantiye almış bir bekâr hanımın evlenmek için yalnız bir kişi ile gezmesini niçin suç görüyorsunuz? Arkadaşlarınıza selam ve saygılarımı götürün, herhalde okulumuzu sevdikleri için ilgileniyorlar, bunun için de teşekkürlerimi söyleyin. Bu işi yapmalarını doğru bulmadığımı, yiğitliklerine yakıştıramadığımı da söyleyin.

    O arkadaşın ileri gittiğini ben de biliyordum. Gençlerin elinde bir de balkonda öpüşme sahnesi fotoğrafı vardı. Ara sıra ortaya, ihtiyatlı olmalarını söylerdim. Bu yüzden bana karşı hiç iyi niyeti yoktu.

    Bir akşam makamda çalışırken pencere tıkladı. O gençti. Nefes nefeseydi:

    -Şimdi top yerinin orada hocayı caddenin bir tarafına, ötekini öbür tarafına çekip dövdüler!

    – Nerdeler şimdi?

    – İkisi de evlerinde, deyip koşarak gitti. Sf. 39

    Karar veremeden sabahı ettim. Arkadaş derse geldi. Alnının bir tarafı şişmiş, morarmış, bir eli bağlı, boğazı sarılı.

    – Hasta mısınız?

    – Merdivenden düştüm, dedi. Ben de bilmezliğe geldim.

    Mayıs ayı başında okulumuza gelen Müfettiş soruşturma açtı. Kızcağızı hemen naklettiler. Bir hâkim bey haber göndermişti:

    “Kıloş ipek etekleri uçuşarak iç çamaşırları görünen Hanım’ın istasyon caddesinden bisikletle inişi tahrik edicidir. Vursalar, katilin cezası dahi hafifler, hem bir hocaya yakışmaz.” Genç arkadaşa bisiklete binmesini kendi bisikletimle ben öğretmiştim.

    – Evladım, evvela bir bisiklet şortu yap, ikincisi umumi caddelerde dolaşma. Ne güzel, dümdüz kaza yolları var. Dediğim için benimle küstü, aylarca konuşmadı, O yıl bitiminde nakledildi. Acaba bu durum mu sebep olmuştu, bilmiyorum. İlk iş olarak bisikletimi sattım. Sf. 39

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 39) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (2018); Hanköyü Caddesi, Gazi Caddesi’nin eski ismi olmalı.

  • Anik güzel bir kızdı. Kaşları, gözleri kara, saçları dalgalıydı. Yuvarlak, gülümser yüzünde bütün hatları yuvarlaktı. Buğday bir teni, kemiksiz gibi yumuşak vücudu vardı. Endamı kusursuzdu. Ona yakışan bir kırıtışı vardı. Bazı sınıf defilelerinde manken olarak kullanılırdı. Babası ağanın çobanıydı. Ağa kızı gözüne kestirmiş, karısının üstüne almak üzere babaya haber salmıştı. Baba da memnuniyetle eve haber vermişti. Ağanınki istek değil, emirdi çobanına. Bir taraftan da biz babaya, kızı Akçadağ’a göndermesi için yazmış, haberler salmıştık. Cevap gelmemişti ama ben o civardan öğrenci toplarken nasılsa babasını ikna edeceğimi tahmin ediyordum. Anik kaybolmuştu. Türlü rivayetler dolaşıyordu.

    -Babası okula göndermemek için kaçırdı.

    -Beğendiği bir delikanlı ile kaçtı.

    – Ağa kaçırdı..

    Baharda bir gün jandarmalar civar köye giderken bir taş yığınının etrafında dolaşan köpeklerden şüphelenerek yığını kaydırtmışlar, bir toprak tümseği yarım metre eşelemeden kızın cesedi çıkmıştı. Tahkikat, tahkikat… Babası yakalanıp sorguya çekildiğinde anlattı:

    – Ağa’ya gelin gitmiyordu. “Biz okuduk, üç karı olmaz” diyordu. Eğer gelin gitmese ağa bizi buralarda komazdı. Zorladık. “Kendimi öldürürüm” diyordu. Biz inanmadık bu söze. O sabah sürüyü otlağa götürürken:

    -Hazır olasın, akşama ağanın evinde şerbet içilecek, dedim. O gene,

    -Kendimi öldürürüm, deyince elimdeki ipi önüne attım,

    -Diha ip, diha dere, diha ağanın evi, diyerek yürüyüp gittim. Kız ipi alıp ormana doğrulmuş, kuşluk zamanı üvey ana kızı aramaya çıktığında bir meşe dalında sallanır bulmuştu. Kocasını haberlemiş, ikisi bir olup Anik’i daldan indirmişler, hemen orayı eşeleyip gömmüşler, sabaha dek üstüne taşları yığmışlardı. Hükümetten, hapsolmaktan korkmuşlardı.
    İsmi acayipti çocuğun; Anik. Bu, Ermeni ismiydi. Acaba ölen ana mı Ermeni’ydi? Sorup soruştururken birçok kızın İsminin “Anik” olduğunu öğrendim. Ölen çocukları Allah sevip alıyordu. Kızları yaşamayanlara da bu gâvur ismini koyunca artık beğenip o kızı almıyordu Allah, o da yaşıyordu. Demek Anik, anacığının bin bir özenle beklediği, özlediği bir yavruydu. Sf. 38

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 38) kitabından birebir alınmıştır.

  • Haziran başında Elazığ Kız Enstitüsü Müdürlüğü’ne tayin emrimi aldım. Sf. 33

    Önce Ankara’ya uğrayıp yetkililerin direktiflerini almak ve oradaki çeşitli yoklukları dile getirmek istiyordum. Nurettin Boyman’a gittim. İçeri girer girmez Elazığ’ın durumunu önce o çizdi: Yatılı çocuklar yalınayak, başıkabak, bit içinde, Okul perişan. Müdür yeni evlenmiş, okulun durumunu anlatmaya gelmedi bile. Rapor aldı oturdu. Genç arkadaşlar daha zapturapta girmemiş.

    Paşa, Vali, sizin çalışmalarınızı beğeniyorlar. Aferin! Tokat’ta da iyi sonuç aldın. Göreyim seni, esas vazifen burası. Tokat’ta denedik sizi, burada misyonerliğini görmeliyiz. Bir Türk misyoneri. Bu konu üstünde sessiz sedasız çalışmazsak oradaki vatandaşlarımızı gücendirirsiniz. Sizin işiniz güçleşir… Çalışmalarınızda beni mahcup etmeyeceğinize inanıyorum.. Sf. 34

    14.6.1943’te Elazığ’da okuluma kavuştum. Sf. 35

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 34, 35) kitabından birebir alınmıştır.

  • Oysa 4. Umum Müfettişlik, “Kürt” kelimesinin hakaret olarak kullanılmasını yasaklamıştı. Sf. 32

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 32) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bir telaş, bir kıyamet, Elazığ kaynıyor. Gençler, ihtiyarlar, bacılar bile bu heyecanla hareketli. Memurlar hele okullar… Eylül başı üniversite haftası… Elazığ için ne büyük şeref! Hocaların hocaları gelecek buraya… Işıklı kafalara nur verenler gelecek. 9 medrese, 13 kervansaraylı eski âlim Harput’un evlatlarına, asrın aydın profesörleri günün bilimlerini getirecek. Biz de aç kafalarımızı doyuracağız. Sf. 31

    Hele sevgili bacılardan teklifler çok içten:

    -Hoca’nım, ben hangi gün dersem o gün içli köfte yapam gönderem. Siz onu beceremezsiniz.

    -Ben kaynanamla paklava yapam, bilisin benim kaynanam paklava yapmada Elazığ’da ünlüdür ha… Sizin postalara benzemez.

    -Biz su böreği yapak gönderek mi?

    -Fatiş Hanım çiğ köfteyi iyle yuğurur ki, hele bi göresin!…Nihayet geldiler. Karşılama ta Malatya’dan başladı.

    Rektör Cemil Rusen eşiyle Halkevi’nde kalacaktı. Diğer profesörler bizde. Her oda filitlenmiş, kapatılmıştı. Fahrettin Kerim’le Sıddık Sami Onar birer kişilik oda istediler. Hıfzı Veldet’le Ziyaettin Fındıkoğlu, Dr. Sedat Tavafla Dr. Fahri Arel birlikte kalmak üzere odalarını seçtiler. Sf. 31

    Profesörlerden Ali Nihat Tarlan, Sabri Esat Siyavuşgil, Şevket Salih Soysal, Naşit Erez de diğer odalara yerleştiler.

    İlk yemeği Vilayet verdi. Hünerli bacılardan gelen börek ve baklavalar hakikaten nefisti.
    Sedat Tavat Bey beni istemiş, gittim. Odasına girdiğimde elinde filit tulumbası, duvardaki bir sivrisinekle uğraşır buldum. Önce sinekler hakkında sorular sordu. Sonra sürahideki su hakkında bilgi istedi. Hepimiz musluklardan içiyorduk ama onlara Vali Çeşmesi’nden doldurtup getirtmiştik. Çeşmeye geliş yolunu biz de bilmiyorduk. Suyu 10 dakika fokur fokur kaynattıktan sonra göndermemi rica etti. Bir yandan gözleriyle duvarları araştırırken, bir yandan da Fahri Bey’e

    – Yarın suları tetkik edelim, diyordu. Sf. 32

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 32) kitabından birebir alınmıştır.

  • O sene başında üçüncü sınıftan küçük Elif babasıyla gelmişti. Geçen sene boy atan, cılız, çubuk gibi zayıf bir çocuktu. Karşılamak için antreye gittiğimde uzun etekleri kırmalı soluk bir köy elbisesi içinde buldum, daha sıska, daha sarıydı. Üstelik karnı da şişti.

    – Hoş geldin, diye çocuğu öptüm. Ne oldun böyle, hastalandın mı?

    Kızcağız başını önüne eğdi, babası telaşla atıldı: He hocca hanım, harman zamanı çok hasta olmuş…

    – Sıtma mı tuttu? Çocuğun karnı da şişmiş sıtmadan, vah yavrum!

    Antre kapısında duran hademe Vahide Hanım,

    – Hocahanım, seni istediler telefondan.

    Hemen müdür odasına telefona koşarken arkamdan gelen Vahide Hanım kolumdan tuttu :

    – Hocahanım, ben kızın halını beğenmedim. Sen beni diyne, bu kızı ebe doktoruna yolla. Ağzım açık kaldı.

    – Ayol çocuk o daha!.,

    – Eeee, köy hali bu.. Belli olmaz.

    Dışarı çıktığımda dikkat ettim; karın gerçekten büyüktü. Hastahaneye tezkere yazıp yanına bir de hademe kattık. Baba da yanında.

    – Sıtma için gönderilir mi ki hiç doktora, diye karşı koymasına rağmen onu da yolladık.

    Dönüşlerinde baba antreye bağırarak girdi:

    – Kızımı burada berbat ettiniz! Davacıyım! diye bağırıyor, okuldaki bütün erkekleri suçluyordu.

    Hâlbuki biz kızı 25 Mayıs’ta teslim etmişiz. Şimdi l Eylül. Doktor raporu ise iki aylık hamile olduğunu yazıyor. Bunu bir türlü babaya dinletemiyoruz.

    Doktora telefonla durumu anlattım. Araba gönderip gelmesini rica ettim. Bir ebe hanımı çağırıp tespit ettirdik.

    Doktor gelince çıkıştı babaya:

    – Neden hastanede bu gürültüyü koparmadın da burada kabarıyorsun?

    Zaten biz de, ebe ve Vahide Hanım’la beraber tatlı tatlı kızı sorguya çekiyorduk. Kız sonunda:

    – Bizim çobanın yanında oturdum ama iki gözüm kör ola birşey etmedik, dedi.

    Doktor Bey’le adama da anlattık. Kızı aldığı tarihten bu güne kadar zamanı parmaklarımızla hesapladık 4 ay geçmişti aradan. Hele doktorun karşısında sesini kesivermişti zaten.

    Kızı yanına getirdiğimizde dövmeye kalktı. Engel olduk. Doktor Bey,

    – Kıza küçük bir hata gelirse hükümet seni hapseder. Bak bu kadar kişi şahidiz biz. Köyünde de okulu karalarsan hemen işitiriz, halin yaman olur, dedi.

    Bu açıklamaya rağmen Erindek’ten uzun zaman öğrenci alamadık. Sf. 31

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 31) kitabından birebir alınmıştır.

  • İki kız geldi. Biri iri yarı, ismi Geyik. Ne hain bakışlı! Saçları karmakarışık. 7 ay dağda, tarağı nerde bulacaklar ki. Sırtında etekleri dizlerine, kolları pazularına kadar parçalanmış, deseni belirsiz bir basma elbisenin sırtı çürüyüp parçalanmış, sağ küreğe yapışık, göğüs kısmının yırtmaçları göbeklerine kadar yırtılmış. Bellerinde birer urgan bağlı. Küçük de aynı. Yalnız elbisenin sırtı sağlam. Yüzlerindeki deri insan derisine benziyor, diğer yerlerindeki deriler sanki kahverengileşmiş birer ağaç kabuğu. Tırnaklar kırık, ağız kenarları yara. Küçük o kadar zayıf ki, iskeletine yapışık kabuk gibi bir deri. Yüzü ihtiyarlar gibi buruşuk. 14 yaşında var mıydı acaba?

    İçeri almak istiyoruz girmiyorlar. Birer dilim peynirli ekmek uzattık. Büyük arkasını döndü, almadı. Küçük elimden kaptığı gibi koynuna soktu, geri geri kaçıp bir bize baktı, bir dilimden koca bir lokma ısırıp yine koynuna soktu. Büyüğün yanına sokuldum, ekmeği uzattım. Elinin tersiyle öyle bir vurdu ki elimdeki ekmek fırladı, ileriye düştü. Küçük hemen ekmeğin üstüne atıldı. Kaptığı gibi koynuna soktu. İkimiz de fevkalade üzülerek ekmek peynir getirttik. Önce küçüğe verdik. O, duvar dibine çömelip hem yiyor, hem bizi gözetliyordu. Büyüğe içi peynir dolu çeyrek ekmekle “Kızımına…” diye yanaşıp sırtını okşadım boş elimle. Yine itti elimi ama ilki gibi şiddetli değil. Elimdeki ekmeği yine uzattım. Bir kere yüzüme baktı. Ben gülerek ve başımı sallayarak teşvik ettim. Ters ve sertçe elimden aldı. Arkası bize dönük, çömelip yemeye başladı. Müthiş kokuyorlardı. Arkada kazanla sıcak su hazırlanmıştı. Hayriye’yi okşayarak içeri aldım. Hademeler onu mutfak taşlığında yıkarken ben eski çamaşır ve önlük çıkarmaya gittim. Dönüşte hademeler:

    -Temizlenmiyor derisi, ne yapılım, diyorlardı. Elbise fırçası ile temizlediler ama gene temiz insan derisi gibi olmamıştı cildi. Geyik’i bir türlü içeri alamamışlardı. Müdür’anım başa çıkamayınca iki erkek hademeye zorla almaları için emir vermişti. Koskoca iki erkek başa çıkamıyordu kızla. Aman yarabbi, ne kuvvet, ne direnme!... Bu sırada sırtı kanamaya başladı. Onlar tutarken baktım, sağ kürek kemiği üstünde büyük bir yara, sırtındaki elbiselerle karışıp kalınlaşmış bir kabuk. Kabuk aralarında da küçük beyaz kurtlar. Müdür’anım’la ikimiz de ağlamaya başladık.

    Hayriye’nin başı ağrıyordu. Ateşi yükselmişti. İlaç vererek yatırdık. Üstünü iyice örttük.
    İlk öğle yemeğinde masaya oturttuk. İskemleye, dizini altına kıvırıp oturdu. Ekmeğini yerken yemeği önüne koyduk. Çatalı itip eliyle yemeye davranırken elini tuttum, önüne kaşığı sürdüm. Acele acele yemeye başladı, arada bir de bize bakıyordu. Boş tabağı önünden alıp ikinci tabak makarnayı koyunca şaşırdı. Bize bakarak adeta korka korka kaşığını daldırdı, etrafındakileri gülümser, olumlu ifadeli görünce onu da yutarcasına yedi. Ağzını koluna silip kalktı. elini sabunla yıkamasını öğrettik. Hıçkırıyordu. O kadar çok, hem de acele yemişti ki, üzümü zor bitirdi. Ama öyle ağzını şapırdatarak yedi ki. Sonra da tıpkı bir köpek yavrusu gibi yalanarak elimize bakmaya başladı. Müdür’anım:

    – Öğrenelim de verirlerse bu kızı ben alayım Muavin Hanım, diyordu. Paşa kızı verdi. Sf. 29

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 29) kitabından birebir alınmıştır.

  • Eylül başında Müfettişlikten telefon ettiler. Kurşuna dizilenlerin yasak bölge dağlarına kaçan çocuklarından sekizi yakalanmış, yaşları küçük olanlar Çocuk Esirgeme Kurumu’na verilmiş, ikisinin yaşları büyükmüş, şimdi bize gönderiyorlarmış. Bakımları okulca idare edilecekmiş. Ambar açılana kadar iaşeleri için Müfettişlik 10 Lira gönderiyormuş. Bu kızlar “şerefsiz asilerin çocukları” olduğu için okutulmayacaklar, okul işlerinde kullanacaklarmış.

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 29) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bu gün okula Paşa gelecekti: 4. Umum Müfettişi Korgeneral Abdullah Alpdoğan.
    Elazığ, Tunceli, Bingöl isyan bölgesi emri altındaydı. O Paşa ki, Büyük Millet Meclisi yetkilerini taşıyordu, o bölgede ipe çekme ve ipe çekilecekleri affetme yetkisi vardı. Sf. 16

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 16) kitabından birebir alınmıştır.