O tarihlerde Şark Ekspresi’ne Elazığ, ara hatla bağlıydı. Elazığ treni Ekspres’ten Yolçatı’da ayrılır, 45 dakikada gelirdi. Yolçatı’dan beş kilometre sonra Han Köyü vardı ki vilayete 20 kilometrelik, güzel bir şose ile bağlı, zengin bir köydü. Köyde 10 gündür kurs yerleşmemiş, açılamamıştı. Muhtarı aradım:
-Muhtar efendi, hâlâ kurs yeri bulmamışsınız öğretmene!
Ters bir ifadeyle:
-Pamuk tarlada iken ben halka “mektebe gidin” demem. Yer de bulmam.
-Bütün hanımlarınız tarlada mı çalışıyor?
-Çalışsın, çalışmasın, gene olmaz.
Ben de kızmıştım. Bir hayli atıştık sonunda :
-Benim muhtar olduğuma ne bakarsın, ben ağayım. Hizmetkârlarım var, ben kapı kapı gezemem, al bekçiyi gez, dolan, gendin yap işini…
Büsbütün tepem attı bu ağa taslağına.
-Bana bak ağa, muhtar demek o köyün hizmetkârı demektir. Ben Enstitü Müdürüyüm, mektebin hizmetkârıyım. Vali o vilayetin büyük hizmetkârıdır. Reisicumhur İnönü bile bu milletin en büyük hizmetkârıdır. Anladın mı muhtar? Artık ağalık, beylik para etmiyor. Sen, acizsin, o muhakkak. Ben kursuma öğrenciyi gezer, arar yazarım.
-Eğerim bu köyde bir talebe bulursan ben bu bıyıkları keserim; diye arkamdan bağırdı.
O gün ve ertesi gün kapı kapı gezip 22 öğrenci kaydettim, muhtara da haber saldım, “sözünün eri ise bıyıklarını kessin” diye. Sf. 87
Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 87) kitabından birebir alınmıştır.
Yorum bırakın