Anik güzel bir kızdı. Kaşları, gözleri kara, saçları dalgalıydı. Yuvarlak, gülümser yüzünde bütün hatları yuvarlaktı. Buğday bir teni, kemiksiz gibi yumuşak vücudu vardı. Endamı kusursuzdu. Ona yakışan bir kırıtışı vardı. Bazı sınıf defilelerinde manken olarak kullanılırdı. Babası ağanın çobanıydı. Ağa kızı gözüne kestirmiş, karısının üstüne almak üzere babaya haber salmıştı. Baba da memnuniyetle eve haber vermişti. Ağanınki istek değil, emirdi çobanına. Bir taraftan da biz babaya, kızı Akçadağ’a göndermesi için yazmış, haberler salmıştık. Cevap gelmemişti ama ben o civardan öğrenci toplarken nasılsa babasını ikna edeceğimi tahmin ediyordum. Anik kaybolmuştu. Türlü rivayetler dolaşıyordu.
-Babası okula göndermemek için kaçırdı.
-Beğendiği bir delikanlı ile kaçtı.
– Ağa kaçırdı..
Baharda bir gün jandarmalar civar köye giderken bir taş yığınının etrafında dolaşan köpeklerden şüphelenerek yığını kaydırtmışlar, bir toprak tümseği yarım metre eşelemeden kızın cesedi çıkmıştı. Tahkikat, tahkikat… Babası yakalanıp sorguya çekildiğinde anlattı:
– Ağa’ya gelin gitmiyordu. “Biz okuduk, üç karı olmaz” diyordu. Eğer gelin gitmese ağa bizi buralarda komazdı. Zorladık. “Kendimi öldürürüm” diyordu. Biz inanmadık bu söze. O sabah sürüyü otlağa götürürken:
-Hazır olasın, akşama ağanın evinde şerbet içilecek, dedim. O gene,
-Kendimi öldürürüm, deyince elimdeki ipi önüne attım,
-Diha ip, diha dere, diha ağanın evi, diyerek yürüyüp gittim. Kız ipi alıp ormana doğrulmuş, kuşluk zamanı üvey ana kızı aramaya çıktığında bir meşe dalında sallanır bulmuştu. Kocasını haberlemiş, ikisi bir olup Anik’i daldan indirmişler, hemen orayı eşeleyip gömmüşler, sabaha dek üstüne taşları yığmışlardı. Hükümetten, hapsolmaktan korkmuşlardı.
İsmi acayipti çocuğun; Anik. Bu, Ermeni ismiydi. Acaba ölen ana mı Ermeni’ydi? Sorup soruştururken birçok kızın İsminin “Anik” olduğunu öğrendim. Ölen çocukları Allah sevip alıyordu. Kızları yaşamayanlara da bu gâvur ismini koyunca artık beğenip o kızı almıyordu Allah, o da yaşıyordu. Demek Anik, anacığının bin bir özenle beklediği, özlediği bir yavruydu. Sf. 38
Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 38) kitabından birebir alınmıştır.
Yorum bırakın