İki kız geldi. Biri iri yarı, ismi Geyik. Ne hain bakışlı! Saçları karmakarışık. 7 ay dağda, tarağı nerde bulacaklar ki. Sırtında etekleri dizlerine, kolları pazularına kadar parçalanmış, deseni belirsiz bir basma elbisenin sırtı çürüyüp parçalanmış, sağ küreğe yapışık, göğüs kısmının yırtmaçları göbeklerine kadar yırtılmış. Bellerinde birer urgan bağlı. Küçük de aynı. Yalnız elbisenin sırtı sağlam. Yüzlerindeki deri insan derisine benziyor, diğer yerlerindeki deriler sanki kahverengileşmiş birer ağaç kabuğu. Tırnaklar kırık, ağız kenarları yara. Küçük o kadar zayıf ki, iskeletine yapışık kabuk gibi bir deri. Yüzü ihtiyarlar gibi buruşuk. 14 yaşında var mıydı acaba?
İçeri almak istiyoruz girmiyorlar. Birer dilim peynirli ekmek uzattık. Büyük arkasını döndü, almadı. Küçük elimden kaptığı gibi koynuna soktu, geri geri kaçıp bir bize baktı, bir dilimden koca bir lokma ısırıp yine koynuna soktu. Büyüğün yanına sokuldum, ekmeği uzattım. Elinin tersiyle öyle bir vurdu ki elimdeki ekmek fırladı, ileriye düştü. Küçük hemen ekmeğin üstüne atıldı. Kaptığı gibi koynuna soktu. İkimiz de fevkalade üzülerek ekmek peynir getirttik. Önce küçüğe verdik. O, duvar dibine çömelip hem yiyor, hem bizi gözetliyordu. Büyüğe içi peynir dolu çeyrek ekmekle “Kızımına…” diye yanaşıp sırtını okşadım boş elimle. Yine itti elimi ama ilki gibi şiddetli değil. Elimdeki ekmeği yine uzattım. Bir kere yüzüme baktı. Ben gülerek ve başımı sallayarak teşvik ettim. Ters ve sertçe elimden aldı. Arkası bize dönük, çömelip yemeye başladı. Müthiş kokuyorlardı. Arkada kazanla sıcak su hazırlanmıştı. Hayriye’yi okşayarak içeri aldım. Hademeler onu mutfak taşlığında yıkarken ben eski çamaşır ve önlük çıkarmaya gittim. Dönüşte hademeler:
-Temizlenmiyor derisi, ne yapılım, diyorlardı. Elbise fırçası ile temizlediler ama gene temiz insan derisi gibi olmamıştı cildi. Geyik’i bir türlü içeri alamamışlardı. Müdür’anım başa çıkamayınca iki erkek hademeye zorla almaları için emir vermişti. Koskoca iki erkek başa çıkamıyordu kızla. Aman yarabbi, ne kuvvet, ne direnme!... Bu sırada sırtı kanamaya başladı. Onlar tutarken baktım, sağ kürek kemiği üstünde büyük bir yara, sırtındaki elbiselerle karışıp kalınlaşmış bir kabuk. Kabuk aralarında da küçük beyaz kurtlar. Müdür’anım’la ikimiz de ağlamaya başladık.
Hayriye’nin başı ağrıyordu. Ateşi yükselmişti. İlaç vererek yatırdık. Üstünü iyice örttük.
İlk öğle yemeğinde masaya oturttuk. İskemleye, dizini altına kıvırıp oturdu. Ekmeğini yerken yemeği önüne koyduk. Çatalı itip eliyle yemeye davranırken elini tuttum, önüne kaşığı sürdüm. Acele acele yemeye başladı, arada bir de bize bakıyordu. Boş tabağı önünden alıp ikinci tabak makarnayı koyunca şaşırdı. Bize bakarak adeta korka korka kaşığını daldırdı, etrafındakileri gülümser, olumlu ifadeli görünce onu da yutarcasına yedi. Ağzını koluna silip kalktı. elini sabunla yıkamasını öğrettik. Hıçkırıyordu. O kadar çok, hem de acele yemişti ki, üzümü zor bitirdi. Ama öyle ağzını şapırdatarak yedi ki. Sonra da tıpkı bir köpek yavrusu gibi yalanarak elimize bakmaya başladı. Müdür’anım:
– Öğrenelim de verirlerse bu kızı ben alayım Muavin Hanım, diyordu. Paşa kızı verdi. Sf. 29
Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 29) kitabından birebir alınmıştır.
Yorum bırakın