Karakoçan’a gitmek için önümüzde beş kilometreden fazla yol vardı. Diğer çare de yükler üstünde gecelemekti ama, makas kırık olduğu için şoför müsaade etmiyordu. Bavullarımız şoför mahallinin üstünde bağlı idi. Biz bu kararsızlık içinde iken kurtarıcı bir ses hepimizi sevindirdi. Bingöl tarafından makine sesi geliyordu. Hepimiz ayaktandık. Gelen kamyon durdu. Ağzına kadar yük ve müşteri dolu. Bizim şoförü Elazığ’a götürmekten başka bir şey yapamayacağını söyleyince Yetimoğlu’na rica ettim olmadı, yalvardım olmadı, fazla para teklifim de boşa çıkınca arabanın önüne geçtim:
-Bizi yolda bırakamazsın ağam,
-Yer olmayınca ne yapacağım, müşterimi mi bırakayım senin için, yükümü mü?
-Ne yaparsan yap, çocuklarımla beni Karakacan’a kadar götür. Bu kadar kız talebe ile dağ başında bırakırsan bizi, seni şikâyet ederim.
-Allah Allah, başıma bela kesilme, çekil yolumdan, eşkıya mısın nesin, böyle yol kesiyorsun?
Müşterilerden bazıları benim tarafımı tutuyorlardı. Uzun çekişmelerden sonra, çantalarımızı alması, Camız Golü taşlığından çıkıncaya kadar yaya gitmemiz şartıyla bizi de bindirmesi karşılığında beşer liraya anlaştık.
Karakaçan’a gidiyorduk. Yolcular yayan yürümeye razı oldular. Kamyon önde, biz arkada yayan, Karakaçan kavşağına geldik. Yolcular orada beklediler. Yetimoğlu söylene söylene bizi Karakacan’a bıraktı. Zamanın Belediye Reisine ricaya gittim. Pos bıyık iri yarı, efe tavırlı bir zattı. Belediye kamyonu oradaymış, şoföre emretti:
-Çarşıda muavini bağırttır. Oteldeki yolcuları da al, çocukları Elazığ’a götür. Yarın da bizim malları yükler gelirsin. Sf. 79
Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 41) kitabından birebir alınmıştır.
Yorum bırakın