Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • Maarif Vekili Reşit Galip 12 Eylül 1933 tarihli Milliyet gazetesine verdiği demeçte “ilimden ziyade idealistliğin ön planda tutulduğunu” söylüyordu. Nitekim tasfiye edilenler arasında Avrupa’da eğitim görmüş, uluslararası kuruluşlara üye olmuş, ödül almış, eserleri basılmış, modern araştırma kurumları kurmuş olanlar vardı; hatta birkaç kişi, çok önceleri rahmetli olmuştu. Sf. 118

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 118) kitabından birebir alınmıştır.

  • 31 Temmuz 1933 günü ‘İstanbul Darülfünunu’ tabelası indirilerek yerine ‘İstanbul Üniversitesi’ tabelası çakıldı. 1 Ağustos tarihli Cumhuriyet gazetesi harekâtın bilançosunu veriyordu:

    Mülga (kaldırılmış) Darülfünunun 151 hocasından müderris, muallim ve müderris muavinlerinden yalnız 59’u üniversiteye alınmış, mütebaki 92’si kadro haricinde kalmışlardır. Çıkarılanların 30’u Tıp Fakültesi, 17’si Fen Fakültesi, 5’i İlahiyat Fakültesi, 15’i Hukuk, 13’ü Edebiyat Fakülteleri, 7’si Eczacı, 5’i Dişçi Mektepleri müderris, muallim ve müderris muavinleridir. En çok değişiklik Tıp, Fen ve Hukuk Fakültelerinde olmuştur. Darülfünun kadrosunda mevcut ecnebi profesörler, mukavelelerinin hitamına kadar kaydıyla üniversitelerde, kendi saha ve ihtisasları dâhilinde tavzif edilmişlerdir (görevlendirilmişlerdir).” Sf. 117

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 117) kitabından birebir alınmıştır.

  • Darülfünunun reisi, görevini ‘Darülfünun Emiri’ aracılığıyla yerine getiren Maarif Vekili idi. ‘Emir’, okulun tüm müderrislerinin katıldığı seçimde en çok oy alan iki kişiden birinin Maarif Vekili tarafından atanmasıyla göreve geliyordu. Sf. 115

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 115) kitabından birebir alınmıştır.

  • Falih Rıfkı Çankaya’da bunca çabadan sonra varılan sonucu şöyle anlatıyordu: “Bir akşam Atatürk sofra bittikten sonra benim, yanı başındaki iskemleye oturmamı emretti. ‘Dili bir çıkmaza saplamışızdır,’ dedi. Sonra, ‘Bırakırlar mı dili bu çıkmazda? Hayır, ama ben de işi başkalarına bırakmam. Çıkmazdan biz kurtaracağız,’ dedi.” Nihayet Ahmet Cevat Emre, Atatürk’ün “İki şeyde inkılâp olmaz: Dilde ve musikide!” dediğini kaydetti. Ama bu iki zatın “Ha şunu hileydiniz Paşam!” deyip demediğini henüz bilmiyoruz… Sf. 112

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 112) kitabından birebir alınmıştır.

  • Aslında Güneş Dil Teorisi’nin temelleri 1932’de kabul edilen Türk Tarih Tezi ile atılmıştı. Bilindiği gibi bu teze göre tüm medeniyetlerin yaratıldığı yer Orta Asya’ydı ve Türkler bu bağlamda dünya yüzündeki tüm medeniyetlerin kurucusuydular. Sf. 110

    Öte yandan fizyolojik araştırmaların da gösterdiği gibi insanın doğal olarak çıkarabileceği ilk ses ‘a’ sesi olmalıydı. Bu ‘a’ sesinin sürekli tekrarlanması, sonunda yarım ünsüz ‘ğ’ ile birleşip (a, aa, aaa, ağ…’) şeklini almış olmalıydı. Böylece ilk insanın telaffuz ettiği anlamlı ilk sözcük güneşin somut varlığını ifade için kullandığı ‘ağ’ kelimesi olmalıydı. İşte bu noktada ‘ağ’ sözcüğünün eski Türk lehçelerinde ‘yaratmak’, ‘renk değiştirmek’, ‘ışık’, ‘gök’, ‘zekâ’, ‘ateş’ anlamlarıyla kullanılması ilk ilkel dilin Türkler tarafından yaratıldığının kanıtı sayıldı. Teorinin Güneş Dil Teorisi adını alması bu yüzdendi! Sf. 111

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 110, 111) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bu bağlamda Mustafa Kemal, soyadı olarak ‘Atatürk’ü aldı. Kemal adını, “aslında Türkçede büyük kale anlamına gelen” Kamâl ile değiştirdi ve ölünceye kadar nüfus cüzdanında bu adı taşıdı. Sf. 109

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 109) kitabından birebir alınmıştır.

  • 18 Ağustos 1934’te toplanan II. Türk Dil Kurultayı’nda, TDTC adı Türk Dili Araştırma Kurumu (TDAK) olarak değiştirildi.

    3 Ekim 1934’te İsveç Veliahdı Güstav Adolf onuruna verilen yemekte yaptığı şu konuşma, tamamıyla Türkçe köklerden yeni bir dil yaratılabileceğini kanıtlama çabası gibiydi:

    “Bu gece yüce konuklarımıza, Türkiye’ye uğur getirdiklerini söylerken, duyduğum tükel özgü bir kavançtır. Burada kaldığınız uzca, sizi sarmaktan hiç durmayacak ılık sevgi içinde bu yurtta, yurdunuz için beslenmiş duyguların bir yankısını bulacaksınız. İsveç-Türk uluslarının kazanmış oldukları utkuların silinmez damgalarını tarih taşımaktadır. Süerdemliği, önü, bu iki ulus, ünlü sanlı sözlerinin derinliğinde sonsuz tutmaktadır Ancak daha başka bir alanda da onlar erdemlerini, o denli yaltırıklı yöntemle göstermişlerdir. Bu yolda kazandıkları utkular, gerçekten daha az özence değer değildir. Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar bugün en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar; baysal utkusu…” Sf. 108, 109

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 108, 109) kitabından birebir alınmıştır.

  • 4 Eylül 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti (TDTC) başkanlığı tarafından gazete ve radyolarda yayınlanan bir beyannameyle, Eylül ayının son günlerinde bir dil kurultayı toplanacağı kamuoyuna duyuruldu.

    Sofya’da yaşayan Agop Martaryan özel olarak davet edilmişti. Sf. 105

    1934’te Mustafa Kemal Atatürk tarafından ‘Dilaçar’ soyadı verilen Martaryan, Türk Dil Kurumu’nda (TDK) 1936-1978 arasında görev yaptı. Sf. 105

    Her yıl 26 Eylül’de ‘Dil Bayramı’ kutlanmasını kararlaştıran kurultayda alman bir diğer karar, Türk lehçelerinden kelimeler derlenmesi idi. Bu konu Bakanlar Kurulu kararıyla bir ‘devlet vazifesi’ kabul edildi, illerde valilerin, ilçelerde kaymakamların başkanlığı altında, Söz Derleme Heyetleri kuruldu. Belediye başkanları, askeri birliklerin komutanları, eğitim ve sağlık personeli ve bütün okulların müdür ve öğretmenleri bu heyetlerin doğal üyesi sayıldı. Ayrıca CHF’nin taşra birimleri ve Halkevleri de, çalışmalara aktif olarak katılacaktı.

    Mustafa Kemal’in başkanlığında toplanan TDTC’nin olağanüstü toplantısında alınan karar gereğince, Şemseddin Sami’nin Kamus-ı Türki’sinden derlenen 1.382 Arapça-Farsça-sözcük, gazeteler ve radyo aracılığıyla halka duyuruldu ve bunlara Türkçe karşılıklar bulunması istendi. Sf.107

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 105 ile 107 arası) kitabından birebir alınmıştır.

  • Türkiye’nin ilk güzellik yarışması, 1925 veya 1926’da İpek Film Şirketi tarafından düzenlenmişti. Melek Sineması’nda yapılan yarışmayı, sinemanın yer gösterici kızlarından Ermeni asıllı Matmazel Araksi Çetinyan kazanmıştı. Ama basın, organizasyon bozukluklarını bahane ederek, yarışmayı geçersiz saymıştı. Sf. 92

    Ancak, halk havaya sokulmuştu bile. 25 Şubat 1929’da yapılan duyuruda katılma şartları şöyle sıralanmıştı:

    “1) Müsabakaya 16 ila 25 yaş arasındaki her namuslu Türk kızı iştirak edebilir. Irk, din ve mezhep farkı aranmaz.

    2) Bar kadınları müsabakaya katılamaz.” Sf. 94

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 92 ile 94 arası) kitabından birebir alınmıştır.

  • Vali, Belediye Başkanı, Mustafa Kemal ve Kılıç Ali, Saffet (Arıkan), Nuri (Conker), Salih (Bozok) gibi seçkinlerin arasına girmeyi nasıl olduysa başaran Rıza Ruşen, iddiasına göre yemekte yapılan konuşmaların notunu tutmuş, bu notları yıllarca saklamış ve 1947 yılında yayımladığı “Atatürk’e Ait Birkaç Fıkra ve Hatıra” adlı kitabında yer vermişti. İddiaya göre, masadakilerden biri “Bursa Gençliği olayı hemen bastıracaktı, fakat zabıtaya ve adliyeye olan güveninden ötürü…” diye söze başlayınca olanlar olmuştu. Atatürk elinden çatalı bıçağı bırakmış, gözlerini gence dikmiş ve adeta gürleyerek, sonradan ‘Atatürk’ün Bursa Nutku olarak bilinecek olan sözleri bir çırpıda söyleyivermişti. İçkili bir akşam yemeğinde yapılan ateşli bir konuşmaya nutuk’ adı takmanın garabeti bir yana, bu önemli “nutuk” tan olayın diğer tanıklarının o yıllarda hiç söz etmemesi çok ilginçti. Sf. 79, 80

    Bugün bazı internet sitelerinde dolaşan metin şöyle:

    “Türk genci, inkılâpların ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır; rejimi ve inkılâpları benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu, ‘Bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır demeyecektir. Hemen müdahale edecektir.

    Polis gelecektir, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, ‘Polis henüz inkılâp ve cumhuriyetinin polisi değildir’ diye düşünecek, fakat asla yalvarmayacaktır. Mahkeme onu mahkûm edecektir. Yine düşünecek, ‘Demek adliyeyi de ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım’ diyecek.

    Onu hapse atacaklar. Kanun yolundan itirazlarını yapmakla beraber bana, İsmet Paşa’ya, Meclise telgraflar yağdırıp haksız ve suçsuz olduğu için tahliyesine çalışılmasını, kayırılmasını istemeyecek. Diyecek ki: ‘Ben inanç ve kanaatimin icabını yaptım. Müdahale ve hareketimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı meydana getiren sebepleri ve amilleri düzeltmek de benim vazifemdir.’ İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği!” Sf. 80

    Ancak, ömrü boyunca Atatürk’ün yanında olan Falih Rıfkı Atay, aynı konuyla ilgili olarak 10 Nisan 1967 tarihinde Savcılığa verdiği ifadede şöyle diyecekti: “Bursa Nutku diye Atatürk’ün söylediği bir nutuk yoktur (…) Bursa gazetecisinin yazdıkları kulak rivayetleridir. Atatürk son derece nizamcı ve devlet otoritecisi idi (…) [Bugün] Memlekette anarşi havası yaratmak kastı vardır. Atatürk bu kasta alet edilmek istenmiştir.” Sf. 82     

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 79 ile 82 arası) kitabından birebir alınmıştır.

  • Mart 1932 – Mart 1933 tarihleri arasında ABD’nin Ankara Büyükelçisi olarak görev yapan Charles H. Sherrill, Mustafa Kemal’le yaptığı görüşmelerin bazı bölümlerini 1934 yılında yayımlanan A Years Embbassy to Mustafa Kemal adlı kitapta toplamıştı. Sherrill kitabının 199-203 üncü sayfalarında, Mustafa Kemal’in dine bakışını şöyle anlatmıştı:

    [Gazi’nin] “Din konusundaki şahsi görüşleri hususunda söylediklerinin tamamına burada yer vermek tabii ki hiç doğru olmaz. Ancak Onun agnostik ve din karşıtı olduğuna dair söylenen çok fazla saçma hikâyeden dolayı Tanrıya, insanlığın bir Tanrıya ihtiyacı olduğuna, insanlığın Tanrıya yakarma ihtiyacına, O’na seslenmeye hakkı olduğuna inandığını burada söylemem elzem. Ancak bu seslenme belli zamanlarda ibadet etmeye çağıran dualar şeklinde demek değildir…”

    Sherrill’in kitabına almadığı ancak ABD arşivlerinde olan raporundaki bazı hususları ise Rıfat N. Bali sayesinde öğrendik. Raporda Sherrill, Mustafa Kemal’le inanç üzerine yaptığı sohbeti şöyle anlatıyor: “Agnostik olduğuna dair genellikle kabul görmüş inancı kesinlikle reddediyor, ancak dinin sadece Kâinatın Mucidi ve Hakiki tek Tanrıya inanmak olduğunu söylüyor. Ayrıca beşeriyetin böyle bir tanrıya inanmaya ihtiyacı olduğuna inanıyor.” Sf. 89

    “Türk halkının uzun zamandan beri ezberden okuduğu bazı Arapça duaların gerçek manasını anladığı zaman tiksineceğini söylüyor. Kur’an’dan alınan bir Arapça bölüm okudu. Bu duada [Tebbet Suresi] (1) Hz. Muhammed amcası ile amca kızının yaptıkları bir şeyden ötürü cehenneme gitmeleri için beddua eder. ‘Düşünen bir Türk’ün böylesi bir duayı okumaktan elde edeceği dinî ilhamı veya dine ilgi göstermesini tahayyül edebilir misin?’ dedi. Bu fikrini geliştirdikçe, ben de gitgide Kuranın Türkçe okunmasını teşvik etmesinin sebebinin Kur’an’ın Türkler arasında gözden düşmesi olduğu neticesine vardım.” Sf. 90, 91

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 90, 91) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (2014); Tebbet Suresi; “Ebu Leheb’in iki eline yuh oldu, kendine de yuh, Ona ne malı fayda verdi, ne de kazandığı. O, bir alevli ateşe yaslanacak. Karısı da odun hamalı olacak! Gerdanında fitillisinden bir ip olduğu halde.

  • Peki, toplumun iliklerine işlemiş dinin böyle aniden sökülüp atılmasıyla ortaya çıkacak boşluğun ne ile doldurulması planlanıyordu? Ekim 1926da yazılmış olan, Samsun Milletvekili Ruşeni (Barkın) imzasını taşıyan ve Mustafa Kemal tarafından okunarak yanına çeşitli işaretler ve notlar konmuş olan, “Din Yok, Milliyet Var” başlıklı makale, dinden boşalan yerin ulusçuluk fikriyle doldurulacağının ilk ipucunu veriyor. Nitekim Türkiye hakkında yazılmış ilk İngilizce eserlerden biri olan Turkey Today’in yazarı Grace Ellison’a göre o yıllarda “ulusçuluk Türkiye’nin yeni dini, Misak-ı Milli Kuran-ı Kerim’i, İsmet İnönü ise Hazreti İsa’sı” olmuştu. Yazar, Mustafa Kemal’in kendisine “Benim dinim yok ve bazen bütün dinler denize batsın istiyorum” dediğini yazdığına göre, neyse ki Mustafa Kemal’in Tanrı olmaya niyeti yoktu!

    Ve nihayet, 5 Şubat 1937’de CHP’nin ‘Altı Ok’u Anayasa’ya girdi. Anayasa’nın 2. Maddesi’nden “devletin dini İslâm’dır” ibaresi çıkarılarak madde “Türkiye Devleti, Cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçıdır. Resmî dili Türkçedir. Makarrı Ankara şehridir,” şekline dönüştürüldü. 75. Madde’de yapılan değişiklikle “muaheze edilmeden (kınanmadan) felsefî içtihat, din ve mezhep mensubu olmak ve tarikat üyesi olmak” anayasal hak olmaktan çıkarıldı. Sf. 88

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 88) kitabından birebir alınmıştır.

  • İlk Türkçe ezan ise 3 Şubat 1932’de Kadir Gecesi’nde Ayasofya Camii’nde okunmuştu. Sf. 74

    Gayrı resmî kaynaklara göre ilk Türkçe ezan, 20 Aralık 1931 tarihinde Babaeski’de okunmuştu. Sf. 74

    1 Şubat 1933’te Bursa Ulu Camii’nin imamı nedense göreve gelmemiş, onun yerine cemaatten Topal Halil ezanı, Tatar İbrahim ise kameti (erkekler tarafından farz namazlarından önce okunan ezana benzer metin) Arapça okumuş, sivil polis Hamdi Efendi de durumu büyüklerine rapor edivermişti. Namazın ardından otuz kişilik bir grup “Ezan her yerde Arapça okunurken neden Bursa’da Türkçe okunuyor” sorusunu sormak için Evkaf Müdürlüğü’ne yönelmişti. Meraklıların da katılımıyla kalabalık giderek büyümüş, müftü bu konuda talimat alındığını, ezanın yalnız Bursa’da değil, her yerde Türkçe okunduğunu, asıl cevabı valinin verebileceğini söyleyince, kalabalık Hükümet Konağı’na yönelmişti. Makamında olmayan valiyi beklerlerken merdivenlere oturmuşlar, sonra da polisin müdahalesiyle, bir olay çıkmaksızın dağılmışlardı. O sırada evinde olan Vali Fatin Bey, durumdan hemen Bursa’daki Tümen Komutanlığı’nı haberdar etmiş, Tümen Komutanı da durumu şifreli telgrafla İzmir’de bulunan Kolordu Komutanı Ali Hikmet (Ayerdem) Paşa’ya bildirmişti. İşte o zaman olan olmuştu, çünkü telgrafı aldığı sırada Paşa’nın yanında Mustafa Kemal de vardı. Mustafa Kemal o gün Buca’ya gitmiş, dönüşte İzmir Milli Kütüphanesi’ni gezmiş, bankaları ve İncir Kooperatifini ziyaret etmişti. Akşam CHF’nin Karşıyaka’da vereceği baloya katılacaktı ki Bursa’daki olayın haberi gelmişti. Yaveri Cevat (Tolgay)’ın anlattığına göre, haberi duyunca çok sinirlenmiş, ilk tepkisi “Derhal Bursa’ya baskın yapacağız!” olmuştu. Sf. 76

    Kısa sürede, olayların öyle büyük boyutta olmadığını anlayan Gazi, aynı gün devletin resmi ajansı Anadolu Ajansı’na şu açıklamayı yazdırdı: “Bursa’ya geldim. Hadise hakkında alakadarlardan malumat aldım. Hadise haddizatında fazla ehemmiyetli değildir. Herhalde cahil mürteciler, Cumhuriyet adliyesinin pençesinden kurtulamayacaklardır. Hadiseye dikkatimizi bilhassa çevirmemizin sebebi, dini siyaset ve herhangi bir tahrike vesile etmeye asla müsamaha etmeyeceğimizin bir daha anlaşılmasıdır. Meselenin önemi milli dili ve milli benliği bütün hayatında hâkim ve esas kalacaktır.” Yani Mustafa Kemal’e göre ortada ‘din meselesi’ yoktu, ‘dil meselesi’ vardı. Sf. 77

    17 Aralık 1932’de Bursa Ulu Camii’nde “Türkçe ezan okumak caiz değil,” şeklindeki hutbesinden dolayı suçlanan Tevfik Hoca, “Cami büyüktü, Arapça daha iyi duyulur diye Arapça okudum,” diye kendini savundu. Sf. 78    

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 76 ile 78 arası) kitabından birebir alınmıştır.

      

  • Mustafa Kemal’in modernleşme projesinde baloların çok önemli bir yeri olacaktı. Batı tarzı kadın erkek ilişkileri, eğlence tarzı, giyim kuşam, adabı muaşeret kuralları ve daha bir dizi yenilik bu balolar aracılığıyla topluma aktarılacaktı.

    Mustafa Kemal’in isteğiyle sadece Müslüman erkek ve kadınların katıldığı ilk balo, 9 Eylül 1925’te İzmir’de düzenlendi. Sf. 66        

    Şevket Süreyya Aydemir’e göre, Ankara’daki ilk balo 29 Ekim 1925 tarihinde Şengül Hamamı’nın yanındaki Türk Ocağı binasında düzenlenmişti. Ocak eski bir Ermeni okuluydu. (Falih Rıfkı’ya göre eski bir Rum okuluydu.)

    Kadın eksiği, Fresko Barı’ndan getirilen kadınlarla tamamlanmak istenince, bu kez de üç hanım salonu terk etmeye kalkacaklardı. Sıra dansa gelince, Gazi önce Falih Rıfkı’nın eşi Şefika Hanım’ı dansa kaldırmıştı. Onu Yakup Kadri ve Saliha Eşref çifti takip etmişlerdi. Ancak yerler öylesine acemice cilalanmış ve sabunlanmıştı ki, Gazi ile Şefika Hanım birden kendilerini yerde bulmuşlardı. Onların üstüne de Yakup Kadri ve Saliha Hanım düşmüştü. İddiaya göre Mustafa Kemal, Yakup Kadri’nin kendisini mahcubiyetten kurtarmak için mahsustan yere yıkıldığını düşünerek memnun olmuştu. Sf. 67

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 66, 67) kitabından birebir alınmıştır.

  • Ancak şurası gerçek ki, Ankara iki saatlik Menemen Olayı’nı hem Nakşibendi Tarikatı üzerinden dini kesimleri sindirmekte, hem de 1930 yerel seçimlerinde büyük başarılar kazanan (Menemen’de belediyeyi kazanan) Serbest Fırka’ya destek verenlere gözdağı vermekte başarıyla kullandı. Çünkü 8 Mart 1931’de Menemen’de sıkıyönetimin sona ermesine kadar tutuklamalar devam etmiş, 2.200 kişi sorgulanmış, 606 kişi yargılanmıştı. Bu bağlamda İslami irtica ile ilgisinin olması ‘eşyanın tabiatına aykırı olan’ Yahudi Jozef, muhtemelen Serbest Fırka’ya teveccüh gösteren azınlıklara gözdağı için idam edilmişti. Sf. 63

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 63) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bazı çevreler, olayın Nakşibendi Tarikatı’nı sindirmek için bizzat Ankara tarafından örgütlendiğini, Derviş Mehmet’in faaliyetlerinin ağustos ayından beri bilindiği halde engellenmediğini, Menemen’deki askeri yetkililerin olaya kasten müdahale etmediğini, Kubilay’ın adeta kurban edildiğini, bekçileri jandarma ateşinin öldürdüğünü, olaylarla bağlantısı kanıtlanmayan Esad Efendi’nin, Ankara tarafından potasyumlu serum zerk edilerek saf dışı edildiğini iddia ediyor. Ancak bu iddialar da kanıtlanmış değil. Aynı şekilde Mustafa Kemal’in “Menemen’i yakın!” dediği de doğru değil. Buna benzer bir ifadenin, olaya şahit olan subaylardan birine ait olduğu sanılıyor. Sf. 63

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 63) kitabından birebir alınmıştır.

  • Sonuç olarak; Derviş Mehmet adlı mistik meczubun cerbezesine kapılmış beş cahil ve safdilin, esrarlı sigaraların verdiği cesaretle sahneledikleri mehdilik gösterisi, basiretsiz yöneticiler sayesinde büyümüş, göstericiler, aşırı güvenle bu gözü dönmüş adamların üstüne yürüyen, hatta birine tokat atan Asteğmen Kubilay’ı vahşice öldürmüş, halk da olan biteni adeta bir tiyatro seyreder gibi izlemişti. Bütün bunlar olurken askerler ortada görünmemişti. Sf. 62

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 62) kitabından birebir alınmıştır.

  • 15 Ocak 1931 günü 105 kişinin yargılanmasına başlandı. Muğlalı Mustafa Paşa, 18, 19, 20, 21, 24 ve 25 Ocak oturumlarında bütün sanıkları sıkı sıkı sorguladı. 24 Ocak 1931’de savcı A. Fuat Bey iddianamesini sundu. 25 Ocak’ta karar açıklandı: 37 kişiye idam, 41 kişiye çeşitli hapis cezaları verilmişti. Evini açmak, silah bulmak, tütün satmak, ip satmak, direk dikmek, el çırpmak bile idamla cezalandırılmıştı. Olayın başında gruptan ayrılıp Manisa’ya dönen Çakıroğlu Ramazan bile idama mahkûm edilmişti. Hayimoğlu Jozef de mehdilik gösterisine alkış tuttuğu gerekçesiyle idama mahkûm edilmişti. İdamlıklardan üçünün yaşı 21’den küçük, üçünün ise 65 yaşından büyük olduğu için, cezaları 15 ve 24 sene hapse çevrildi. Cezası 24 yıl hapse çevrilenlerden 84 yaşındaki Erbilli Şeyh Esat Efendi, üremi rahatsızlığı dolayısıyla yattığı Askeri Hastahane’de öldü. Kendisiyle birlikte hastanede yatan bir başka idam hükümlüsü ölünce ve iki kişinin cezası da TBMM’ce (nedense) 2’şer yıl hapse çevrilince, idam edileceklerin sayısı 28’e düştü. Sf. 62

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 62) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bu atmosfer içinde, TBMM’nin 1 Ocak 1931 tarihli oturumunda, Menemen, Manisa ve Balıkesir’de ‘örfi idare’ (sıkıyönetim) ilan edildi. Örfi İdare Amirliği’ne İkinci Ordu Müfettişi Birinci Ferik (Orgeneral) Fahrettin (Altay) Paşa; Divan-ı Harbi Reisliği’ne de Birinci Kolordu Kumandan Vekili Mirliva (Tümgeneral) Mustafa (Muğlalı) Paşa getirildi. Sf. 60

    6 Ocak 1931 günü Muğlalı Mustafa Paşa ve mahkeme üyeleri Menemen’e gelerek mahkemenin yapılacağı (olaydan sonra Kubilay Mektebi adı verilen) Zafer İlkokulu’na yerleştiler. 7 Ocak’tan itibaren Menemen’e giriş çıkış izne bağlandı Gece sokağa çıkma yasağı kondu. Sokağa çıkanlardan dur ihtarına uymayanlar kurşuna dizilecekti. Sünnet, düğün, doğum gibi her türlü tören yasaklandı. Gazeteler, haberleşme, nakliyat ve para değiş tokuşu sansüre tabi kılındı.

    Muğlalı Paşa’ya göre olay, Cumhuriyet devrimlerini içine sindiremeyen Nakşibendi Tarikatı’nın tertibiydi.

    Bu bir süredir Ankara’daki bazı devlet büyüklerinin Nakşibendi Tarikatı’na yönelik düşünceleriyle uyumlu bir iddiaydı. Bu amaçla derhal gözaltı ve tutuklamalara başlandı. Menemen, Manisa, Balıkesir derken, soruşturma İstanbul, Ankara, Orhangazi, Karaman. Kozan ve hatta Hopa’ya kadar uzandı. Tutuklananların arasında İstanbul’da yaşayan 84 yaşındaki Erbilli Şeyh Esad Efendi ile 64 yaşındaki oğlu Mehmet Ali Efendi de bulunuyordu. Muğlalı Paşa’ya göre. Esat Efendi’nin talimatlarını Giritli Derviş Mehmet’e, halen Beykoz’da oturan ama bir zamanlar Manisa’da 16. Fırka Askeri Hastanesi’nde tabur imamlığı yapmış olan Laz İbrahim Hoca ulaştırıyordu. Nakşibendi destekli irtica kalkışmasıyla suçlananlar arasında, “Vallahi efendim, ben namaz bile kılmıyorum, oruç tutmadığıma dair şahitlerim vardır,” diyen biriyle, Musevi tüccar Hayimoğlu Jozefin (zabıtlarda Yosef) de bulunuyor olması, durumu daha da ilginç hale getiriyordu. Sf. 61

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 61) kitabından birebir alınmıştır.

  • Komutan yardımcısı Albay Nihat Bey, kışlada yatmakta olan 24 yaşındaki Yedek Asteğmen Kubilay’ı görevlendirdi bu sefer. 1902’de Girit’ten gelmiş muhacir bir ailenin evladı olan Kubilay’ın asıl adı Mustafa Fehmi idi. O yıllarda çok moda olan Türkçülük akımın etkisiyle, İzmir Erkek Öğretmen Okulu öğrencisi olduğu zamanlardan beri Kubilay’ı kullanıyordu.  Olaylar sırasında Menemen’de öğretmenlik yapan Kemal Üstün’ün anlatımıyla “Aceleci ve biraz alıngandı. Zaman zaman sinirliliğe kayan sert davranışları sezilir, üzüntülü olduğu günler dalgın görünür, az konuşurdu.” Sf. 58 Asteğmen Kubilay, emrindeki 26 acemi askeri meydanın yakınlarında durdurmuş ve süngü taktırmıştı. Ancak ne kendisinde silah vardı, ne de askerlerin tüfeğinde mermi. Buna rağmen kalabalığa doğru yürümüş, sert bir şekilde teslim olmalarını ihtar etmişti. Ardından “Ben size şeriatı göstereceğim!” diye bağırarak Derviş Mehmet’e okkalı bir şamar atmıştı. Bu anda bir silah sesi duyuldu. Asteğmen Kubilay sağ koltuğunun altından vurulmuştu. Bazı tanıklara göre Kubilay önce hükümet konağına girmeye çalışmış ama kapı kapalı olduğu için cami avlusuna doğru seğirtmişti. Patlamayla birlikte, tüfekli ve süngülü askerler olay yerinden kaçmışlardı. Bu sırada Kubilay’ın arkasından bir el daha ateş edildi. Bu mermi Kubilay’a isabet etmedi ama Derviş Mehmet, Şamdan Mehmet’le birlikte yerde acı içinde kıvranan Kubilay’ın yanına gitti. Şamdan Mehmet torbasından testere ağızlı bağ bıçağını çıkarttı. Başına gelecekleri hisseden asteğmen “Yapmayın, öldürmeyin beni. Ben de Müslümanım!” diye haykırdı. Derviş Mehmet’in cevabı “Dur öyleyse seni ensenden keselim de gözün görmesin!” oldu. Kısa bir mücadeleden sonra (daha sonra İsmet Paşa’nın TBMM’de dediğine bakılırsa 20 dakikada) asteğmenin başını gövdesinden ayırdı. 1 Ocak 1931 tarihli Cumhuriyet gazetesine göre bu olayı 30 kadar kişi de izliyordu. Sf. 59

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 59) kitabından birebir alınmıştır.