(Moltke’nin Mektubundan; 28 Aralık 1837, İstanbul)
Ayasofya kilisesinin kubbesi birkaç defa çökmüştür. Binanın içini yangın harap etmiştir. Kubbeyi dışından sağlamlaştırmak için muazzam payandalara ihtiyaç hâsıl olmuştur. Türkler üç ayrı devrede kiliseye birbirlerine benzemeyen dört minare ilâve etmişlerdir. Bunlar hiç de, daha sonra yapılan camilerinkiler kadar narin ve zarif değillerdir. Her ne kadar hemen hemen bütün seyahatname yazanlar Ayasofya’nın manzarası karşısında hayranlıktan coşmayı usul edinmişlerse de itiraf edeyim ki bana ta içerisine girinceye kadar, ne büyük, ne de güzel bir bina tesiri yapmıştır.
Bu bakımdan Ayasofya Türk camilerinin tamamıyla tersidir. Bunlar, dışarıdan bakılınca zevkli inşa tarzları ile insanı hayran ederler, fakat içerileri hiç de saygı uyandıran bir etki yapmaz. Ayasofya o camilerin en büyük süsünden, dış avludan (Haram) yoksundur ve hiç bir yerde bu camii incelemek için uygun bir nokta bulmak mümkün değildir. Fakat Narteks’ten yani tövbekârların kaldıkları kemerli salondan, büyük kapıdan geçerek içeri girince, üzerindeki 180 ayak yüksekliğinde, havada yüzüyormuş gibi duran taştan kubbesiyle 115 ayak genişliğinde, tamamıyla serbest, direksiz desteksiz boşluğu görünce insan bu düşünce cüretine ve bu binanın meydana getirilişindeki azamete hayran kalır. Sf. 116
Ayasofya bir zamanların Süleyman mabedinden üç defa yüksektir; uzunluk ve genişliği (yarım kubbeler dâhil) 250 ayaktır. Üç tarafı, yani içeri girenin solu, sağı ve karşısı daha alçak, fakat yine de 100 ayak yüksekliğinde üç tane, 50 ayak çapında yarım kubbe ile genişletilmiştir. Bunların alt taraflarında da daha küçük yarım daireler çıkıntılar meydana getirir. Asıl şaşılacak taraf binanın iç boşluğunun büyük genişliğidir, 800 ayak karenin üstü tek bir kubbe ile örtülmüştür. Bizim Hıristiyan kiliseleri narin gövde ve geniş yaprak taçlardan bir ormana benzer, bu kubbe ise doğrudan doğruya göğe benzetilerek yapılmıştır.
Yanlardaki geniş yarım kubbelerin altında, sekiz dev gibi direğin taşıdığı iki geniş maksure vardır. Bu direkleri Konstantin Efes, Atina ve Roma’dan taşıttırarak bir araya getirmiştir. Bu Hıristiyan kilisesini süslemek için Avrupa, Asya ve Afrika’daki tapınaklar soyulmuştur ve sen ikinci maksurenin üstünde porfir, giallo antico, granit, donuk akik ve mermerden bir direk ormanı ile karşılaşırsın. Bunlardan doğu tarafındakiler ürkülecek kadar şakulden şaşmıştır ve burada ana duvarların hayli basmış olduğunu göstermektedir. Yan kubbelerdeki bir Akustik garibesi beni hayrete düşürdü. Bunlar parabolik inşa edilmiş oldukları için, karşı taraftaki en hafif ses bile işitilmektedir. Bir dostun tanıdığınız sesinin yanı başınızda fısıldadığını duymak, fakat onu gözlerinizle boş yere aramak tüyler ürperten bir etki yapar. Sf. 127
Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 116 ile 127 arası) kitabından birebir alınmıştır.
Yorum bırakın