“Mustafa Kemal’in amacı tamamıyla açık olarak görülüyordu, müthiş bir terör yapmak. Terörün planını yapmış, keseceği adamların listesini hazırlamış, fakat vesile lâzım… bu vesile de gecikmedi, Şeyh Sait’in Kürt İsyanı çıktı. İşte alâ vesile.. .. Kürdistan’a karşı büyük bir askeri sefer yapacak ve oraya İstiklâl Mahkemesi gönderecek. Onları kırıp geçirecek. Bu vesile ile yeni partiyi (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını) İstanbul basınını, başka ne kadar muhalif varsa veya şüphelendiği, korktuğu adamlar varsa hepsini ortadan kaldıracak. Hâsılı ciddi bir kara kırım yapacak. Bu sırada Harput’a giden asileri bizzat halkın tepelediği, her tarafta tenkil edildiği (ortadan kaldırıldığı) isyanın önemsiz bir mesele olduğu tahakkuk etti (ortaya çıktı). Bunun üzerine Bakanlar Kurulu olağanüstü tedbirlere gerek olmadığına karar verir. Fethi (Dönemin Başbakanı, Fethi Okyar) Mustafa Kemale “Bu tedbirlere gerek yoktur. İşte Harput’tan telgraf, asileri ahali tepelemiştir. Ben bu işi yapamam!” der. .. Parti görüşmesinde Fethi nihayet demiştir ki: “Böyle bir şeye gerek yoktur. Bu isyan o kadar hiçtir ki, Harput’ta halk onları tepeledi. Birkaç taburluk iş. Sizin amacınız başka. Bunu bahane ederek terör yapmak istiyorsunuz. Milleti asıp kesip, ortalığı kan ile süt liman yapmak, kan ile mevkide oturmak istiyorsunuz. Ben böyle bir günahı işleyemem. Alet olamam!..” diyor. Mustafa Kemal bunun üzerine Fethi’yi istifaya davet eder ve eşine de “Size Paris Sefirliği (Paris Büyükelçiliği) veriyorum. Gidin!” der… Fethi’nin Çankaya’daki bağını da 18 bin lira verip Mustafa Kemal satın almış. Bu bir ihsan (bağış) mahiyetindedir. Çünkü orası ancak 4 bin lira ederdi. İsmet, Fethi’nin kabul etmediğini etmiş, müthiş bir katliâm ve mezalime alet olmuştur. .. Facia başlıyor, İsmet (Başbakan olunca) kolları sıvadı. Takrir-i Sükûn (sessizlik kararları kanunu) adında bir kanun çıkardı. İttihatçılar dönemini sıkıyönetim ile yaşayan millet, yeniden bu idare altına girdi. Mustafa Kemal kurnaz buna sıkıyönetim demedi Takrir-i Sükûn adını verdi… Kürdistan’a ordu gönderdiler. Bu ordu oraları taradı. Köyler yandı, insanlar kırıldı. Ordunun arkasından derhal bir İstiklâl Mahkemesi gitti. Şeyh Sait ve daha pek çok başlar asıldı… İsyana Kürt İsyanı dediler, fakat Türk’ü de Kürt’ü de kırdılar. Tuhaf şeyler oldu. Meselâ Harput’ta silaha sarılıp asileri kovalayan kişi Mustafa Kemal’e karşı biri imiş.. bu adama ödül verecekleri yerde onu da tevkif ettiler. (tutukladılar). Diyarbakır’da da asiler ile mebus ve bakan Fevzi’nin akrabaları harp etmişlerdi. Mustafa Kemal Fethi’yi caydıran Fevzi’dir diye, Fevzi’ye müthiş bir kin ve garez bağlamıştı. Fevzi’nin akrabasını da hapsettirdi. Fevzi’nin çoluk çocuğunu, hısımlarını, hepsini sürdürdü. Arazi ve emlaki boş kaldı. Aynı zamanda Kürdistan eşrafını bütün batı Anadolu’ya sürdüler. Bu bir tehcir idi. Bunun büyük bir hata olduğu neden sonra anlaşılıp, bunları yerlerine iade etmişlerdi. İstanbul gazetecilerini de isyana ortaklar diye muhakeme edilmek üzere Kürdistan’a yolladılar. Bunlar yollarda, hapishanelerde perişan oldular. Sonunda ortak bir ricanâme ile Mustafa Kemal’e başvurarak af istediler. Af olundular. Hüküm görmeden ve kendi kendine af ediyordu. Bu vesile ile İstiklâl Mahkemeleri üyeleri de vurgunlar vurdular, zengin oldular. Mazhar Müfit İstanbul’a gelmiş, otomobil ile geziyor. Mahkeme Reisi ya!.”
Alıntı: Hayatım ve Hatıratım IV – Rıza Nur (Altındağ Yayınevi, 1967 – Sf. 1324 ile 1329 arası) kitabından birebir alınmıştır.
Yorum bırakın